• 15 Aralık 2015, Salı 8:41
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

AŞK

 

Ganîdir aşk ile gönlüm ne mülküm ne menâlim var

Ne vasl-ı yâra handânam ne hicrândan melâlim var

Ne sağ olmak murâdımdır ne ölmekten kaçar cânım

Cihânda hasta-i aşk olalı bir hoşça hâlim var

Ben ol hayrân-ı aşkım ki yitirdim akl u idrâki

Ne âlemden haberdâram ne kendimden haberim var

                                                         Taşlıcalı Yahyâ

AŞK KELİMESİ VE MANASI

Aşk: Arapça bir kelimedir. “Aşaka” kökünden gelir. Türk­çede yapışan, saran, sarmalayan anlamına gelir. Hindis­tan ta­raflarında “Aşaka” diye, sarıl­dığı ağacın her tarafını kaplayan, vantuzlarıyla ağaca yapışıp, sanki onun ka­nını emip kurutan bir sarmaşık türünden mül­hem olduğu da riva­yet edilmekte­dir.([1])

Aşkta’da iki gönlün, iki kalbin, iki duygu ve düşünce­nin bir birine mey­letmesi, çekmesi, kuvvetli bir kavuşma ve bu­luşma arzusu söz konusudur. Fizikteki “cazibe ka­nunu” ge­reği yani; artı eksi zıt kutupların birbirini şid­detle çektikleri gibi, âşık ta maşukuna büyük bir arzu ve iştiyakla kavuşmak ister. Ama gerçek aşklarda gaye ve hedef vuslat değildir. Çünkü halk ara­sında “ev­lilik aşkı bitirir” dendiği gibi, vuslat da aşkı öldürür, tüketir.([2]) Tıpkı mıknatıs ve metal parçasın­daki zıt kutupların bir birini şiddetle çekerken, birleşme vuku bulunca, bu cazi­benin kaybolduğu, çekilenin çekende yok      ol­duğu gibi, vuslat (ka­vuşma-buluşma) da aşkı ortadan kaldırır. Onun için dünyevî aşklarda vus­lat arzu edilmez, platonik aşk tercih edilir ki; o aşk sarhoşluğu, o aşk mah­murluğu de­vam etsin, tevellüt eden acıyla karışık zevk hali bitmesin, sürekli olsun. Fuzûlî’nin şu beyti bu hususa ne güzel ör­nektir:

 

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabîb

Kılma dermân kim helâkim zehri dermânındadır.

 

Divan Edebiyatının ve Osmanlı döneminin Bakıyyetü’ş-Şuarasından olan merhum Yahya Kemal Beyatlı’nın şu söz­leri de konuyu hakkıyla vuzuha ka­vuş­turan şahane bir beyit­tir:

 

Cümle lezzetten lezîz iksîrsin ey zehr-i aşk

Zevki derdinden alan her rûh dermândan geçer

 

“Ey aşk zehiri! Bütün tatlardan daha leziz, daha tatlı bir ik­sirsin sen. Öyle ki senin derdinden birazcık zevk alan her ruh (o derde)  derman aramaktan kesin vazge­çer.”

Aşk kelimesinin zikrinin geçtiği her yerde ilk akla gelen Leyla ile Mec­nun’dur. Yıllar süren bir kovalamacadan, vuslat iştiyakından, çölün bin bir türlü meşakkat ve mazarratından sonraki kavuşma esnasında; ikisinin de birbi­rine lakayt dav­ranmaları dünyevî aşklarda vuslatın tercih edilmemesi, bu aşkın bir perde, ilâhî aşka inkılâbın bir vasıtası bir yolu olma­sına delil gösterilir.

Hz. Yusuf yıllar sonra Züleyha’ya; “bundan sonra be­raber olup birbiri­mize kavuşabiliriz” deyince Züleyha aynen Leyla’nın Mecnun’a dediği gibi şöyle demiştir: “Sen o za­man benim için bir perde idin, ben şimdi gerçek gü­zeli “Al­lah’ı” buldum, sana hâcet kalmadı”([3])

Aşk; İlâhî ve Fiziki aşk diye genel manada ikiye ayrı­lır. Kutuplardan bi­rinde Allah, Resül gibi kudsî ve müba­rek var­lık­lardan birisi varsa buna ilâhî aşk, yok eğer ne­fisle ilgili; kadın, mal, mülk… gibi dünyevî bir şey ise buna da fizikî aşk deniyor.

İlâhî aşklarda Platonizm’e rağbet edilmez, vuslat ter­cih edi­lir. Çünkü ger­çek aşk budur, burada da gerçekler söz ko­nusudur. Fiziki aşkta mahbub (sev­gili) aynada gö­rünen bir suret, yalancı bir obje ise de; ilâhî aşktaki     sev­gili gerçeğin ta kendisidir. Dola­yısıyla fenâ fillâh; (Allah’ta kaybolmak), yok ol­mak, kavuşmak, fedakârlık ve vefakâr­lığın zirvesi olan nef­sini sevdiği için heba etmek… tercih edilir. Hz. Mevlânâ’nın ölüm gününü, “Şeb-i Arus” dü­ğün gecesi, gerdek gecesi te­lâkki etmesi bundan dola­yıdır. Yine Fuzûlî’nin şu beyitleri buna ne güzel misaldir:

Âşık oldur ki; kılar cânın fedâ canânına,

Meyl-i canân etmesin her kim ki kıymaz cânına

Cânını, canâna vermektir kemâli âşıkın,

Vermeyen cân îtiraf etmek gerek noksânına,

Cân nedir ki vermeyim ben ânı canânıma

Vaktiyle gariban bir genç padişahın kızana âşık olur. Bunu her yerde ilân etmeye, sarayın etrafında pervaneler gibi dön­meye, her önüne gelene arz-ı hâl edip himmet istemeye başlar. Bu padişaha duyurulunca, huzura çağrı­lır ve padişah derki:

“Ya ülkeyi terk et ya kafanı vurduracağım hangisine ra­zı­sın?”

O ülkeyi terk etmeye razı olunca padişah yine de onu idam ettirir. Acıyıp sebebini soranlara o şöyle der:

“Gerçek âşık değilmiş, sahtekârın, şarlatanın biriy­miş. Gerçek âşıklar hiçbir zaman canânı için canını fedâdan ka­çın­mazlar. Eğer canını vermeye razı olsaydı, yani hakiki âşık ol­saydı, hem ona kızımı verecektin, hem de ma­lum benim er­kek evlâdım yok, yerime halef tayin edecektim. Ama hey­hat!..”([4])

İran Edebiyatının duayenlerinden biri olan Hafız’da bu ko­nuyu şöyle dile getiriyor:

Mest ân-çünân ki gûyed be-rûz-ı haşr

Men kîstem şumâ çe kesânîd vü în câst

“Mest olan kişi (aşk sarhoşu olan kişi) öylesine mest ol­malı, öylesine mest olmalı ki, ta rûz-u mahşerde kendi­sine gel­meli. Allah Allah dostlar! Siz­ler kim oluyorsunuz? Burası ne­resi? Ben kimim?.. demeli. Gerçekten aşkta kaybolmak bu de­mektir, rindlik bu demektir.”

 

Dipnotlar:

Gani: Dolu, Menâl: Sahip olunan, elde edilen, Vasl-ı yâr: Sevgiliye kavuşma, Handan: Sevinçli, Hicran: Ayrılık, Melal: Üzüntü, Hasta-i aşk: Aşk hastası.

1- Ö. Tuğrul İnançer, “Dinle Neyden”, İst. 2010, s.97; Mahmut Erol Kılıç,  “Evvele Yolculuk”, Sufi Yay. İst. 2000, s. 13.

2- Mahmut Erol Kılıç, “Anadolu’nun Ruhu” Sufi Yay. İst. 2011, s. 185.

Meyl-i canân: Sevgiliye eğilme, meyletme, Kemali: En üstünü, en yücesi.

3- Ö. Tuğrul İnançer-Ahmet Özhan, “Şarkılar Seni Söyler” Sufi Yay. İst. 2007, s.71.

4- İskender Pala, “Kırk Ambar”, Kapı Yay. 2. Bas. 2008 İst. s. 2.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık