• 24 Ocak 2019, Perşembe 8:58
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

ARKADAŞ

Ahbabını ister iyi ister kötü seç

İdbâra düşersen seçilirler er geç

Bir çokları küsmüş gibi bîgâneleşir

Onlar sana küsmeden sen onlardan geç     

Yahya Kemal

İdbâra düşmek: Zorluklara, sıkıntılara, belâlara duçar olmak demek. Ger­çek ve sahte arkadaşlıklar böyle zaman­larda belli olur. “Gerçek arkadaşlar yıldızlar gibidirler, ka­ran­lık çökünce (ba­şına bela gelince) ilk onlar parlar ve etra­fınızı aydınlatır” sözü, realitenin ta kendisidir. Ama böyle hakiki arkadaş­lıklar günü­müzde nadir bulunan haslet­lerdir. Sanki onların hakikisini, an­tika eserler gibi geç­mişte aramak icap ediyor. Peygamberimiz: “Kıyamet yakla­şınca; helal ka­zanç ve gerçek dost nadir bulu­nacak”  buyurmuştur. 

Yahya Kemal merhum’da baştaki şiirde buna dikkat çe­kiyor. Şâir Yenişe­hirli Avni ise bir başka hususa parmak ba­sıyor ve etrafından kaçmakla, kay­bolmakla kalıyorlarsa sen o dostlara yine de fazla yüklenme, kahretme:

Ehibba şîve-i yağmâda mebhût eyler a’dâyı

Hudâ göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde

“Allah kimseyi belâya duçar etmesin, dostlar dar za­manda yağmada düş­manları bile hayrete düşürür” diye­rek daha beterle­rinden haber veriyor. Ahnef b. Kays: “Cömertlik olmayınca malın, vefa olmayınca arkadaşlığın hayrı olmaz” demiş.

Mehmet Akif Ersoy ile Ferit Kam can ciğer arkadaş­tır­lar. Cumhuriyetten sonra bazı yanlış icraatları perva­sız ve hakşinas biri olan Ferit Bey, tenkit edince Edebiyat Fakülte­sindeki göre­vine son vermişler. Akif merhum bunu duyunca hemen istifa etmiş.(1) Sebebi sorulduğunda; “haksız yere   arka­daşı­mın göre­vine son verilen bir yerde ben devam ede­mem” demiş. Aradan yıllar geç­miş, bu baskı rejimine, tahak­küm dönemine, terörist icraatlara tahammül ede­meyen Akif, Mısır’a gitmek  mecburiye­tinde kalmış ve uzun müddet kim­seden ne bir mektup, ne telg­raf, ne haber hiçbir şey   gelme­miş. Çünkü kendi­siyle mek­tup veya telgrafla irtibat kuranlar takip edilmekte, maddi ve manevi baskı görmektedir. Niha­yet seneler sonra, can dostu Ferit Bey’den; “annesinin öldü­ğünü” bildiren bir telg­raf alınca Akif, cevabî telgrafında şöyle yazmış: “İhva­nım, sizden bir haber çıkması için bizden bir mevtanın çıkması mı lâ­zımdı?”, kısa ama stem dolu bir cevap. Ama bu du­rum vefasızlıktan ziyade çare­sizlik­ten doğmuştur. Yunus şöyle demiş:

Ol dost için ağuları       

Şeker gibi yutmak gerek.   

Bir atasözünde; “İyi bir arkadaş senin kendine vere­ce­ğin en değerli hedi­yedir.” denir. Hz. Mevlânâ’da; “iyi arka­daşı olanın aynaya bakmasına gerek yoktur” der. Yani iyi arkadaş emri bil ma’ruf, nehyi anil münker’i (iyi­liklere teş­vik, kötülüklerden sakındırma görevini) hak­kıyla yapar diyor. Kötü arkadaş da insanı türlü kötülüğe bulaştırabilir. Peygam­berimiz: “Kişi arka­daşının dini üzerinedir”(2) buyurarak konu­nun ehemmiyetine dikkat çeker.

Tarihçi Vakıdî zarurete düşünce bir arkadaşından yar­dım ister. Bir kese altın gelir, ondan diğer bir diğer arkadaşı ister... 3 arkadaş arasında kese defa­larca gider gelir...(3)

Bir zamanlar bir şehzadenin bir çocukluk arkadaşı var­mış padişah olunca onu vezir yapmış ama adam Allah adamı imiş her ne olursa olsun “bunda da vardır bir ha­yır” dermiş.

Bir gün padişahla ava gitmişler, barutu biraz fazla koymuşlar silah pat­lamış padişahın bir parmağı kopmuş o yine aynı sözü söy­leyince padişah kızmış zin­dana attırmış. Aradan birkaç sene geçmiş padişah başka dostları ile yabancı beldelere daha doğrusu yam­yamların ormanına ava dalmışlar, yakalanmış­lar, bunları bağla­yıp yemek için hazırlık yapmaya başla­yınca bir de fark et­mişler ki, padişahın bir parmağı yok. Hemen onu serbest bırakmışlar, meğer adetleri azası eksik olanları yemez­lermiş.  Geri gelip he­men arkadaşını zindandan çı­kartmış ve özür dilemiş. “Seni boşuna 5-6 sene yatırdık, ger­çekten senin dediğin gibi, parma­ğımın kopuşunda da hayır var­mış, o sayede kurtuldum” deyince beriki yine; “bunda da vardır bir hayır” deyince padişah yine kızmış ama öteki şöyle izah etmiş; “evet padişahım el­bette bunda da bir hayır var, sen beni zindana atmasan da ben de seninle ava gitsey­dim, benim azamda eksik değildi şimdi yam­yamların mide­sinde olacak­tım” demiş. Arkadaşlar ara­sındaki latifelere, tatlı şakalara iki misal verip söz­leri­mizi bitirelim:

Çok temiz, saf, hafızası kuvvetli, ama hiç Arapça bil­me­yen bir hafıza, yemek duası diye arkadaşları şunları öğret­mişler:

 “Allahümmecalnî dübben kebira. Vela tecalnî dübben sağıra. İn tecalnî tübben sağıra, ye’külnî dübben kebira”. Manası şöyle: “Allahım beni büyük ayılardan bir ayı yap. Küçük ayılardan yapma öyle yaparsan büyük ayılar beni yer” Tabi bunu yemek duası diye bilenlerin yanında ya­pınca         gülü­şüvermişler.

Bedesten esnafından bir grup bir ramazan günü,  ha­ber­siz olarak nazları­nın geçtikleri bir arkadaşlarına if­tara gelir­ler. Ama hiç haber vermemişler, iftara 10 da­kika var. Evde hiçbir hazırlık yok. Ev sahibi onların niye­tini anla­mış ama, o da misafirlere bir oyun oynamış. Dı­şarı çıkıp birkaç çocuğa harçlık vererek: “Bizim pencere­nin önünden bedestende yan­gın çıktı, dükkanlar yanıp gider diye bağırarak ve koşarak geçeceksiniz” der. Ço­cuklar söylenenleri yapınca, bedestende hepsinin dükkânı olan misafirler koşarak çıkmışlar, be­des­tene varsalar ki, bir şey yok. Vaziyeti anlamışlar ve kendi kendilerine “biz bunu hak ettik” demişler.(4)

Dipnotlar:

1- Tarih ve Düşünce Dergisi, 2001/7  s. 42.

2- Ebu Dâvûd, edeb 19 (4833); Tirmizî, Zühd 45 (2379).

3- Şemseddin Günaltay “İslâm Tarihinin Kaynakları”,  s. 28.

4- Kamil Uğurlu, a. g. e. s. 145.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık