• 30 Eylül 2016, Cuma 8:41
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

AHLÂK ? EDEP ? HAYA
 

Gerçi “eşref” lafzının mevsufu olmuştur beşer

Lâkin onda her nevi şer eylemiştir i’tilaf

Sorsalar benden “nedir insanda vasf-ı muteber”

“Hulk-ı ahsendir” derim ben gayrisi laf-ü güzaf

                                               İsmail Hilmi Soykut

“Gerçi Allah Âdemoğlunu yeryüzünün en şerefli var­lığı olarak yaratmış­tır ama, her türlü kötülük onda mev­cuttur. Bana sorsalar insanın en muteber vasfı nedir diye; güzel ah­lak derim, gerisi boş laftır”

Yüce Allah; kâinatı hatır ve hürmetine yarattığı Pey­gam­beri Muham­med’e hitaben: “Şüphesiz ki sen yüksek bir ahlâk üzeresin.”([1]) buyurmakta­dır.

Resûlullah Efendimize sormuşlar, İmanı en üstün olan kimdir? diye, O: “Ahlâkı en güzel olan”([2]) kimsenin imanıdır demiş ve “ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderil­dim”([3]) buyur­muştur.

İslâm dini ve onun özü mesabesindeki İslâm tasav­vufu Edep, Ahlâk, Haya saç ayağı üzerine oturmuştur. Konunun önemine binaen eskiden ner­deyse her evde, her dükkân ve in­sanların temaşa edeceği her yerde “Edeb Yâhu” levhaları gö­rü­lürdü.

Arapça EDEB kelimesi üç harften müteşekkildir. Bunu ehl-i irfan şöyle yorumlamış: E: Eline sahip olacak­sın. D: Diline sahip olacaksın. B: Beline yani nefsine ve namusuna sahip ola­caksın. Tarikat ve tasavvufun birinci ilke ve umdesi budur. Osmanlı devlet ve millet sistemi bu üçlü ahlak felse­fesi üzerine bina edilmiş, neticede; dün­yayı kendine hayran bırakan ve  hâlâ bı­rakmakta olan bir hayat sistemi tecelli et­miştir. Şâir bunu şöyle tezahür ettir­miş:

Ehli diller arasında aradım, kıldım talep,

Her hüner makbul imiş, illa edep, illa edep,

Antik çağda Yunanlıların meşhur hatibi Çiçero; “mil­letler parasızlıktan değil, ahlâksızlıktan çökerler” demiş, bu realite hâlâ günümüzde de geçerlili­ğini korumaktadır.

Rivayetler malumdur: Şeytan Allahın emrine isyan et­miş, Âdem Pey­gamber ve Havva Anamız ona uymakla, Al­lah’ın “yaklaşmayın, yemeyin”([4]) emirlerine muhalefetle aynı kaba­hati işlemişlerdir. Ama insanlığın atası bu iki kişi­nin tövbesi kabul olmuş, Şeytanınki reddedilmiştir. Çünkü Âdem babamız, edep ve terbiye kurallarına uya­rak; “Rabbi­miz, biz nefsimize zulmettik, emirlerine uy­madık, bizi af­fet”([5]) diye dua ettikleri halde, Şeytan: “Rab­bim, sen beni az­dırdın…”([6]) diyerek haşa suç ve kabahati Allah’a havale etme edepsizliğini göstermiştir.([7])

Bu ahlâk prensiplerinin hüküm sürdüğü dönemlerde, Dün­yanın en kala­balık şehri olan İstanbul’da mesela Ka­nuni’nin 46 yıllık saltanatı esnasında bir tek cinayet olayı vuku bulmuştur. 1900’lü yıllara doğru gelindiğinde bile bu büyük şehirde polis sayısı 400’ü bulmuyordu.([8]) Salnâme-i Os­manî’ye göre 1896 tarihinde koskoca İz­mir’de rütbeli rüt­besiz hepsi dâhil 86 polis varmış.([9]) Şimdi ise bu büyük şehirle­rimizde on binlerce polis görev yapmaktadır.

Osmanlının en fakir, en yoksul, en zayıf olduğu dö­nem­lerde bile bir elçi­lik görevlisi olan yabancının şu tes­piti ne kadar enteresan: “Türkiye’deki hır­sızlık ve eşkı­yalık, Av­rupa’dakine nazaran çok daha küçük çapta olu­yor. As­lında etrafta görülen fakirlik böyle bir havayı ha­zırlamaya oldukça müsait. İstan­bul’da polis o kadar az ki. Buna rağmen bu şe­hirde Paris’de olduğundan daha çok emniyette sayılırız.”([10]) Macar tarihçi de aynı gerçeği itiraf ediyor ve; “Osmanlı di­yarı Avrupa’nın her tarafından daha emniyetlidir” diyor.([11])

Osmanlı edep ve terbiye sistemini beğenmeyip, inkâr edip, küçümseyip, terakkiye mani deyip, her şeyimizle Av­rupa’ya benzemeye çalıştığımız, tam manasıyla Batılı oldu­ğumuz veya büyük bir iştiyakla olmaya çalıştığımız şu gün­lerdeki ahlâk seviyemizin tespit ve takdirini siz okuyucula­rıma bırakıyo­rum. Ama yine de Seyranî’den bir yorum dinle­yelim:

Kartallar yurdunu tuttu yarasa

Baklava yerine geçti pırasa

Şimdi rağbet deyyus ile terese

Zamane bunlara rağbet ediyor

Buğday unu beğenmiyor köpekler

İplikten aşağı düştü ipekler

Dip sedire geçti avam köleler

Hanedan ayakta hizmet ediyor

Günümüz terbiye sistemiyle neşv ü nema bulan (bü­yü­yen) bir çocuktan babası su istemiş, o da “kalk kendin doldur ve iç” diye ters bir cevap verince baba; kahırlana­rak, söyle­nerek kalk­mış suyunu içerken, öbür oğlu; “baba sen o terbi­yesizin, o edepsizin kusuruna bakma, fakat ayaktasın bir bar­dak su da bana koy gel” demiş. Şâir ne güzel söylemiş:

Ademiyyet dâd-ı Haktır herkese olmaz nasip

Sâd hezâr terbiye etsen bed asîl olmaz edîb

“Ahlaklı, edepli, erdemli insan olmak bir Allah vergisidir, her kula nasip olmaz. Allah mayasına bu cevherleri koymadıysa, yüzbin defa terbiye etsen o insan edepli olmaz.”

 

Dipnotlar:

1- Kalem Sûresi, 4.

2- İbn Mace,Zühd,31

3- Beyhakî, “Sünenü’l Kübrâ”, c.10, s.191.

4- Bakara Sûresi, 35.

5- A’raf Sûresi, 23.

6- A’raf Sûresi, 16.

7- Tahirül Mevlevî, “Mesnevi Şerhi”, Selâm Yay. Konya 1966, c.3, s. 670.

8- İbrahim Refik, Ulu Çınarın Gölgesinde, Albatros Yay. İst. 2004, s.77.

9- A. Ragıp Akyavaş, “Çalar Saat-1” TDV Yay. Ank. 2010. s.25, 204.

10- La Baronne Durand De Fontmagne, “Kırım Harbi Sonrasında İstanbul” Tercüman 1001

      Temel Eser, 1977 s. 259.

11- Sandor Takats, “Macaristan Türk Aleminden Çizgiler”, MEB Yay. 1000 Temel Eser, İst.

      1970, s. 42, 47, 48.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık