CAM FANUS

Şükürle geçiyordu hayatı. Bütün ulaşamadıklarını cennete bırakmıştı. Zaten insan ömrü ne kadardı ki? Elbet toprak olup kavuşacaktı cennetine. Bütün kıssalar, öyküler, hikâyeler, bunun üzerine kurulmuştu. Sen sus, arama, sorma, anlama, oku geç. Bilme, direnme, kimseye özenme, kimseyi kendine eş tutma, bekleme, beklenti içine girme, köleymişsin, değerin yokmuş aldırma, diyerek susturulmuştu. Farkında bile değildi. “Acıdan geçince güzelleşeceksin” yalanına inandırılmıştı. Tek göz odada mutluydu. Öyle olduğunu sanıyordu. Tatmadığın şeyi nasıl bilebilirsin ki? Hep daha kötüsü vardı ve bu şükür sebebiydi. Neden Norveç değiliz sorusunu sormak yerine, iyi ki Afrika değiliz düşüncesi gibi, kendine bahaneler buluyordu. Hiçlik duygusunu da varlık duygusunu da yanlış biliyordu. Hoş, neyi doğru biliyordu ki?

Öğretilmiş çaresizlik diye bir kavram vardır. Onu ve bizi en iyi anlatan kavramdır bu. Hepiniz pire deneyini bilirsiniz. Bilmeyenler için açıklayayım. Pireleri bir cam fanusun içine koyup üstünü kapatırlar. Pireler sıçradıkça üsteki kapağa çarpıp düşerler. Bu günlerce devam eder. Bir yerden sonra kapak açılır. Ancak bir gariplik vardır. Pireler canları acıyacak duygusuyla ve orada bir kapağın hala var olduğunu içselleştirdikleri için daha az sıçrarlar. Çıkma şansları vardır ama bunu yapmazlar. Çünkü artık kabullenmişlerdir kendi gerçeklerini. İşte insanın durumu da budur. Pirelerden zerre farkımız yok. Üstün olduğumuz yanılgısıyla, bu gerçeği kabul etmiyoruz o kadar… İnandıklarımızı değil inandırıldıklarımızı yaşıyoruz.
Eyüp TORU