Silleli İsmail (PİR’ALİ)

Silleli İsmail (PİR’ALİ) araştırıp hayatını derledik. Feritpaşa Mahallesi Muhtarı Yaşar BARIŞIK beyefendinin yardımıyla gerçekleştirdik. Başlangıç noktasında da Yaşar Bey’in bizlere çok büyük yardımları oldu. Silleli İsmail’in Sille’deki amcaoğlu Sadullah TÜRE’den randevu aldı. Bizimle birlikte Sille’ye geldi

Silleli İsmail (PİR’ALİ)

Malumunuz Pirali İsmail bir meczup. Parsanalı Mustafa Efendi ne kadar temiz ise Silleli İsmail’de o kadar tezat.

Bu arada unutmadan hemen aktaralım Parsanalı Mustafa Efendi ve Pirali İsmail Konya’ya mal olmuş meczuplar. Bunların yaradanla ilişkilerinin düzeyini her kulda olduğu gibi bilmemiz mümkün değil. Konyalıların Pirali İsmail’le olan, birebir yaşadıklarını, İsmail ile çocukluğundan başlayıp ölene kadar dile getirmeye çalışacağız.

Tabi bizler hem Parsanalı Mustafa Eğendi, hem de Silleli İsmail’le ilgili hatıratları canlı yaşayanlarla dile getireceğiz. Aradan uzun süre geçse ve bu meczuplarla birebir yaşadıklarını aktaran insanları bulamazsak ve röportaj yapamazsak bir süre sonra yazacaklarımız HİKAYE ve RİVAYETTEN öteye gitmez.

Silleli İsmail’le birebir hatıraları olanlarla yaptığımız röportajlarda hayretler içinde kaldığımızı söyleyebiliriz.

Tabii biz İsmail’le hatıratlı olanların hepsine ulaşamadık. Kimini tesadüfen bulduk. Kimine de aracılar yardım etti. Ama inanıyorum Konya’da yüzlerce hatta binlerce Kişinin PİRALİ İSMAİL’le hatıratı olduğunu düşünüyorum. Bir örnek verirsem Pekyatırmacı Hüseyin ağabeyle yaptığımız röportajdan sonra evime geldiğimde apartman görevlisi nereden geldiğimi sordu. Sevgili Mustafa Kardeşime durumu izah edince o da kendisinin de bir anısı olduğunu, üç tekerli sürerken Pirali’nin üç tekerlisine bindiğini Konya’dan Sille’ye kadar gittiklerini ama İsmail’in bir türlü araçtan inmediğini daha doğrusu indiremediğini söylüyor. İsmail’in bedduasından korktuğu için çaresiz kaldığını ifade ediyor. Sille’de ki vatandaşlar İsmail’in evini tarif ediyorlar. Ancak evine gidip İsmail’in annesini bulunsan o indirir diyorlar. O zaman adı Parsana, şimdiki adı Nalçacı olan semtde eski Bağkur civarındaki Silleli İsmail’in evini buluyor. Annesi dışarı çıkıp, İsmail’i araçtan indiriyor.

Yine röportaj yapma imkanı bulamadığımız Sille’li bir kardeşimizin daha önce anlattığı anısında, şimdiki rektörlük eski Kızöğretmen okulu civarındaki müstakil evlerinde iken akşam vakti muhteşem bir ezan sesiyle irkildiklerini ezan okuyanın Pirali İsmail’ın olduğunu görünce hayretler içinde kaldığını ifade ediyor.

 

Yaşar Barışık

İsmail kaç yılında doğdu:

1926 yılında doğdu.

Daha önceki araştırmamızda Mustafa efendi içinde aynı soruyu sormuş ve çok ilginç cevaplar almıştık. Mesela Mustafa Efendi geceleri uyumaz sürekli kendi kendine konuşurmuş... Pirali İsmail’in de böyle bir alışkanlığı var mıydı?... Yoksa geceleri uyuyor muydu?

Daha önce bunu bana Kayhan hocam anlatmıştı dinlerken tüylerim diken diken oldu....

Kayhan Aytar Hocam ile de röportajımız var. Pirali İsmail ile ilgili onunda çok ilginç ve güzel anıları varmış...

Evet Kayhan Aytar Hocam’ın çok daha güzel ve ilginç anıları vardır. Mesela bana şeyi anlatmıştı: “Gece saat 3’te-4’te onun kokusunu duyardım. Nerede olursa olsun menavi babamın o güzel kokusunu mutlaka duyardım. Mutlaka beni ziyaret ederdi geceleri beni bunu hissederdim” diyor. Bu anı beni çok etkilemişti.

Evet gerçekten insanın tüylerini diken diken olaylar. Ölümüyle ilgide böyle ilginç ve farklı bir olay olduğundan bahsederler...

Evet ölümü de çok ilginçtir. Ladikli Ahmet ağanın torunu İsmet Karataş... O anlatmıştı bir ziyaretinde: ‘Gece yarısı saat 3- 3 buçuk gibi kapı zili ve kapı öyle çalınıyordu ki korkup hemen kapıya gittim. Baktım ki karşımda gecenin bu karanlığında Pirali İsmail ağa… Şaşırdım.. Bana bir baktı o an o bakışından çok korktum’ diyor. Pirali İsmail ona; ‘Ulan bu saatte yatılır mı? Kalk deden senden dua bekler, sense yatıyorsun’ demiş. Biraz uyku sersemi biraz korkmuş bi şekilde İsmail ağayı dinledikten sonra Ladikli Ahmet ağa’nın torunu kendine gelmiş. Şöyle anlattı sonrasını; “Sonra bi abdest alsam diye arkamı bi döndüm birkaç saniyeliğine sonra tekrar bi baktım kaşla göz arsı kayboldu rahmetli... Vardır bunda bir hayır dedim. Tabii tekrar uyumak mümkün mü? Hemen abdest alıp  dedeme bir Kuran okudum” diye anlatmış. Sonrasında ise Ladikli Ahmet Ağanın torununun anlattığı olayda esas ilginç olan yerlerinden biriside burası; “O günün sabahında kahvaltı sofrasında Sarayönü İHL. giden kızım babasına, ‘Baba ben bu gece bir rüya gördüm..Okulda öğretmenimiz kompozisyondan imtihan yaptı ve benim kağıdım birinci oldu. Konusu da Pirali İsmail’ demiş. O günün akşamında ise Konya’dan İsmail Türe’nin ölüm haberini aldım. Gider ayak Pirali İsmail Ağa bana bazı görevlerimi hatırlattı’ diye anlattı.

Peki Konya’da ölümü konusunda da ilginç bir olay yaşandığından bahsedilir...

Evet rahmetlinin ölümü de çok ilginç..Camlı köşkün önünde otururken bir polis otosu oradan geçerken ordan bir polisi çağırır. Zaten polislerin bir çoğunu tanır hatta ismen bilirdi Rahmetli Pirali İsmail. O çağırdığı polise ‘oğlum beni yarım saat sonra burada bir kontrol et’ demiş. Polis ‘Ne hayır’ deyince Pirali rahmetli ‘sen yarım saat sonra gel’  demiş.  Yarım saat sonra devriye gezen ekipler yine tekrar dönüp bakmışlar ki kalabalık toplanmış. Polis gidip bakmış ki Allah rahmet eylesin Pirali hakkın rahmetine kavuşmuş.

Böyle ilginç ve daha farklı anılarınız yada size anlatılan anılar var mı?. Bizimle paylaşır mısınız?

Tabiki. Rahmetli ihtiyar bi amcamız vardı. O anlatmıştı bu olayı. Amca her sabah namazını kapı camiinde kılar onlardan ayakkabıcıların çıkrıkçıların içinden dönermiş. Yine bir kış günü hava soğuk karanlık dönerken bi kalabalık sesi duymuş. Korkmuş duvar kenarına sinmiş ve izlemeye başlamış. Konya’nın tüm meczupları toplanmış. İçlerinde Pirali İsmail’de varmış. Biri bağırmış ‘Konya’nın Valisi  şu olacak. Birisi Belediye başkanı şu olacak. Birisi Kaymakam şu olacak’ Konya’nın idarecilerini atıyorlarmış. Hatta Pirali İsmail ağa bana sürekli derdi, ‘Oğlum dünyada bütün iller yer üstünden yönetilir. Sadece Konya ise yer altından yönetilir’ derdi.

Yine bir gün İsmail ağa çarşıda Mevlana'ya  yakın bir yerde oturmuş büyük abdestini yapıyormuş. Bu arada bunu gören polisler gelip ‘İsmail ağa nolur buradan kalk bak bir sürü insan var turist var’ demişler. Ama inat etmiş kalkmamış. Polisler 3 kez gidip ‘Ne olur kalk’ demiş. Sonunda İsmail ağa polise ‘gel buraya’ demiş ve sağ kolunu kaldırıp ‘bak buradan’ demiş polise. Polis arkadaş hemen orada bayılmış ve aradan geçen 30-40 dakika sonra kendine gelmiş. ‘Aman’ demiş ‘İsmail ağa ben sana bundan böyle bişey diyemem’ İsmail ağada ona ‘oğlum gördün bak işte. Var mı ki bir insanda utanayım’ demiş. Polis sonra anlatmış oradaki bütün insanları hayvan suretinde görmüş.

Rahmetli her gün o yıllar açık olan şimdiki Beşyoldan girişte bulunan Mehmet Emin abinin kahvesine sabah erken saatlerde gelir ve ilk gelen kim ise ona çay söylettirirdi.Yine bir gün zaman zaman çayını içtiği birsi gelir kahveye sıkıntılı bir şekilde. O gün bu kişi bunu anlattığında nolur ismimi söyleme demişti bana..  Her  gün İsmail ağaya çay söyleyen bu adam düşünceli şekilde kahveye girince İsmail ağa hemen kahveciye bugün çaylar bende demiş. Ve çaycı çayları doldururken bu kişinin cebine bir miktar para koymuş İsmail Ağa ve sessizce, ‘git arabana mazotunu al, çalış senedini öde yarın paramı isterim haaaa’ demiş bu kişiye. O kişide o gün akşama kadar çalışıp ve mazot parası senet borcu hepsini kazanmış, Hatta bir çok da para artırmış. Ertesi günde gelip fazlasıyla parayı İsmail ağaya verdiğinde rahmetli sadece verdiği parayı alımış üstünü geri verdikten sonrada oradan ayrılmış.

Yaşar bey bu hayırmübarek Ramazan günü bize vakit ayırıp bi güzel bilgileri paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Böyle güzel bir işe kalkıştığınız ve böyle faydalı bir hizette bulunduğunuz için ben size teşekkür ederim.

 

 

SADULLAH TÜRE: Pirali İsmail’in amca oğlu.... Bizleri kırmadı röportaj teklifimizi kabul etti. Yıllarını duvar ustalığına vermiş Sadullah Türe Beyin bir Ramazan günü ikindi namazından sonra bizimle sohbetinden çok haz duyduk. En önemlisi Pirali’nin okul durumunu ve Askerlik durumunu açıklığa kavuşturarak beklide İsmail’i çok iyi tanıdıklarını zannedenlerin bile atladıkları bu hususları dile getirdi. Sadullah TÜRE’ye de teşekkürü borç biliriz.

Sadullah Bey öncelikle bizleri kırmadığınız için teşekkür ederiz. İlk olarak size Pirali İsmail ile ilgili sormak istediğim soru Okul konusu... Pirali İsmail Okula gitti mi hiç?.

İsmail ilk okul 3. Sınıfa kadar devam etti. Ama ondan sonra olmadı. Ondan sonrada amcam (Pirali İsmail’in babası) Sarayönüne gitti, tabi İsmail’de onunla birlikte gitti. Gerçi Sarayönünü pek sevmezdi. İsmail askerlikte yaptı.

Askerlikte yaptı!... Peki uzun dönem mi? Askerliğini tamamen bitirdi mi?...

Yarım yaptı. Bizim deli Bekir vardı İsmail’in asker arkadaşı.

Nerede yaptı peki askerliğini?

İstanbul’da

Peki İsmail’in meczupluğu ne zaman ortaya çıktı? Çocukluğunda veya gençliğinde belirtiler var mıydı?....

İsmail’in bu durumu 50 yaşından sonra ortaya çıktı. İsmail gelir gider kimse İsmail'i takmazmış. Külahçı Ahmet Ağa vardı. O Ahmet Ağa İsmail'e bir şeyler soracak. Mustafa askere gitmiş ve iki ay falan mektubu gelmemiş. Ahmet Ağa İsmail'e ‘Yav İsmail Mustafa’dan iki aydır mektup gelmiyor. Mustafa'nın durumu nedir?’  diye sormuş. İsmail ise hiç ses vermez, soruyu tekrarlayınca da İsmail; ‘beş lira verecen mi?’ diye sorar. Ahmet Ağa ise ‘Tamam İsmail 5 lira’ der. Daha sonra İsmail ‘Külahçı bak bak şu arabanın arkasına bak bakalım kim çıkacak?’ der. Ahmet Ağa otobüse doğru bakar o otobüsten 8-10 kişi iner arkasından da Mustafa iner. Ahmet Ağa sevinçten heyecandan o anda İsmail’e sarılmış.

İsmail’in üzeri sürekli kir pas içerisinde idi. Çocukluğunda da mı böyleydi yoksa sonradan mı böyle oldu?.

Sille’de o dönemlerde barana okunurdu. Tabi İsmail'e de verirlerdi. İsmail lokumu şekeri bisküviyi hepsini karıştır ama kimseye vermez. Hiç kimseye de elletmezdi. Ceplerinde zaten genelde taş olurdu.

O taşlar hep vardı bende iyi biliyorum. Peki o taşları niye toplardı ceplerinde?

Kendini savunmak için. Birisine sinirlendiği zaman taş atar ve asla attığını ıskalamazdı.

Aranızda kaç yaş vardı İsmail ile?

Aramızda 9 yaş vardı. O benden 9 yaş büyük.

Peki Sarayönü’ne yerleşti demiştiniz. Dönüşleri ne zaman oldu?

Sarayönü’ne gider gelirlerdi. Daha sonrada buradan Parsana’dan bir yer aldılar. Hatta o aldıkları ev ile illi bir hikaye anlatayım size...

Tabiki çok seviniriz, buyurun.

Bir kadın bana telefon ediyor, İsmail'i soruyor. O günlerde eski Bağ-Kur binası yeni yapılıyordu. Bağ-Kur binasını bilir misin? Dedim kadına. Bilirim dedi. O bağ-kur binasından 10 adım ilerleyecen adımını sayarak dedim. Sola sokak döner, sola dönecen 200 metre gidecen kime sorsan sana İsmail’in evini gösterir dedim. O kadınla bir daha görüşmedik. Aradan 3 ay geçti bizim bacanağın torunu evleniyor Binkonutlarda. Bu kadında Binkonutlarda oturuyor bizim damadında yakın komşularıymış. Oraya vardık bizim damat, ‘Sadullah amca sen şu taksiye binecen’ dedi, gelin almaya gideceğiz ya. Tamam dedim taksinin yanına gittim taksinin direksiyonunda oturan adamı tanımıyorum. O kadının kocasıymış. Orda bana ‘Sadullah amca’ diye hitap ettikleri için sürekli kadın beni tanıdı. Ben arkaya binecektim arabanın, O kadın; ‘Olmaz Sadullah amca öne binecen sen’ dedi. ‘Yahu önü arkası bir gitmez mi?’ diye de bir espri yaptım ben orda. ‘Hayır amca sen öne binecen’ dedi bizde bindik. Bindikten sonra kadın; ‘Sadullah amca 3 ay önce ben size bir telefon açtım. Yiğeninin (Pirali İsmail) adresini sorduydum’ dedi. ‘Evet Hatırladım’ dedim. Sonra kadına ‘İsmail’den ne köy olur ne kasaba. Onu sen niye aradın ki?’ diye sordum. ‘Sadullah Amca hiç sorma İsmail bize ne yaptı!’ dedi. ‘Ne yaptı? Dedim. İsmail devlet hastanesinin bahçesinde oturmuş önünde bir ayakkabı kutusuyla para topluyormuş. Bu kadını ismiyle çağırıyor, tabi daha önce birbirlerini hiç tanımıyorlar. İsmail kadına diyor ki ‘Bana 70 lira verecen’ diyor. Kadının  cebinde de tam 70 lira var. Hastane ziyaretine gideceklermiş kadın ve kocası Bekir. Hastane ziyaretinden sonrada Perşembe pazarına gidip bir şeyler alacaklarmış. Kadın İsmail’e ‘70 liram yok al 10 liram var’ der 10 lirayı verir, yanından giderken derki İsmail ‘Kendinizi tanıyın. Trafik kazası geçireceksiniz.’ der kadına. Kadın bu durumu kocasına anlatır. Bekir’de İsmail’i tanıyormuş, ‘keşke bu parayı verseydin’ demiş. Kadın ve kocası işleri bittikten sonra Sarayönü’ne doğru yola çıkarlar. 50. Kilometreyi dönerken araba takla atmaya başmış. Kadın bir tarafa kocası bir tarafa savrulmuş arabadan fırlamışlar. İkisinde de bir şey yokmuş ama araba hurdaya çıkmış. Kadın o günden sonra İsmail'i aramış ama bulamamış.

İsmail kaç yılında vefat etmişti?

İsmail 1995 yılın da öldü.

Peki ya annesi önce mi, yoksa sonra mı?.

Annesi 1 yıl sonra 96 yılında öldü. Hatta İsmail öldüğünden çok sonra haber verdik annesine.

Ne için?

İsmail’in annesi hastaydı yatalaktı, üzülmesin daha da rahatsızlanmasın diye haber etmedik epeyce.

Peki İsmail’e kim baktı yoğunlukta?

En küçük kardeşimin hanımı. Allah razı olsun Allah selamet versin kendi kardeşi hanımı kadar bakmadı İsmail’e.

Peki babası ne zaman vefat etti?

Amcam 1973’te öldü.

Anneden çok çekinirdi İsmail bunu biliyoruz ama babadan çekinir miydi?

Hayır. Amcam biraz yumuşat davranırdı. O yüzden babasından pek çekinmezdi.

Baba ne iş yapardı?

Kunduracıydı.

Sadullah Amca bizleri kırmayıp sorularımızı cevaplandırdığınız için teşekkür ederiz...

Ben teşekkür ederim.

Üçüncü durağımız bir başka gün, bir Cuma namazı çıkışı Akademisyen güzel insan Seyit Emiroğlu idi. Pirali İsmail ile ilgili hatıralarını canlı canlı anlattı. Akıcı konuşmalarını daha doğrusu hatıralarını ağzımız açık dinledik. İlk röportaj teklifimizde hay hay diyerek Ramazan günü değerli vakitlerini bize ayıran Seyit EMİROĞLU hocama da hürmetlerimizi sınarız.

Seyit bey öncelikle bizi kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk olarak sizi tanıyabilir miyiz?

İsmim Seyit Emiroğlu Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı öğretim üyesiyim.

Silleli İsmail ile tanışmanız ilk karşılaşmanız nasıl oldu?...

Ben Silleli İsmail’i 1973 yılında tanıdım. O zaman Selçuk Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünde öğrenciydim. Aynı dönemde Matematik Bölümü öğrencisi olan Ahmet  Külahlı ile birlikte yıl sonu sınavları hazırlığı döneminde bir gün yolda yürürken Pirali İsmail’le karşılaştık. Ben o güne kadar Pirali İsmail ile tanışmamış ismini dahi bilmiyordum. Yolda yürürken arkadaşım kendi tabiriyle ‘Deli İsmail geliyor. Sınıfı geçecek miyiz, yoksa kalacak mıyız? Bir solarım’ dedi. Bizim bu konuşmamızı duyması imkansız çünkü epeyce ilerideydi. O bize, biz ona doğru devam ederken ortada karşılaştık. Daha biz ona soru sormadan parmağıyla arkadaşımı işaret ederek ‘sen geçecen’, beni işaret ederek de ‘sen kalacan’ dedi ve hiç durmadan gitti. Gerçektende ben o sene sanat tarihi dersinden bütünlemeye kaldım. İki senede veremedim o dersi. Arkadaşım ise doğrudan geçti sınıfını. Merhum İsmail efendiyi o gün tanıdım.

Daha sonra irtibatınız nasıl oldu o günden sonra sürekli görüştünüz mü?

Hayır o günden sonra uzunca bir süre görüşmedik. 1977 yılında evlendim. Evlendikten sonra ilk kurban bayramı ve biz babam gille beraber kurbanımızı kesiyoruz.  Biz aşağıda kurban işiyle meşgulken İsmail Efendi katlara çıkıyor, 36 dairen bizim zile basıyor ve et istiyor. Daha kurbanı yeni kesmişiz sadece bir parçası çıkmış, hepsi çıkmamış hanımda küçük bir parça veriyor. Benim hanıma, ‘Bana bak iki kurban kestiniz bu kadar et olur mu?’ diyor. Hanım ondan sonra bir miktar daha veriyor ve uğurluyor.

Daha sonraki görüşmeniz nasıl oldu peki?

Bir sonraki değil ama çok ilginç bir anım var ben onu anlatayım sizlere?...

Tabiki .... bey lütfen buyurun

Aradan yine epeyce bir zaman geçtikten sonra görüştük İsmail Efendiyle.O zamanlar ben Sağlık İl Müdürlüğü lojmanlarında oturuyorum. Bir Ramazan günüydü, iftarda misafirlerimiz vardı. İftarımızı yaptık misafirlerimiz gitti bende hanıma ‘Biraz dışarıya çıkayım hem oyalanayım hemde teravihe kadar vakit geçireyim sende içeriyi topla’ dedim. İsmail Efendi de orada oturuyor. Beni görünce ‘git bana yemek getir’ dedi. Döndüm hanıma dedim ki ‘Deli İsmail yemek istiyor, biraz yemek koyda götüreyim.’ Oda bir tepsiye birkaç çeşit yemek koydu. Bir tepside baklava var, hanıma ‘baklama koymayacan mı?’ dedim. Hanımım ise ‘O ne bilir baklavayı onu çocuklar yesin’ dedi. Ben tepsiyi aldım aşağı indim İsmail’in yanına gittim, ‘Ulan’ dedi ‘Hanımına hiç sözün geçmiyor, hani baklava?’ dedi. Koşarak gittim ve tepsisi ile getirdim. İsmail efendi ile dostluğumuz böyle devam etti.

Artık bundan sonra sık sık görüştünüz sanırım? Böyle ilginç anılarınızı paylaşır mısınız bizimle?

O genellikle Doğumevinin köşeye veya Sağlık Meslek Yüksekokulunun orya otururdu. Doğum evinin başhekimi Zeki Sayman bey ile bir gün buluştuk, onun makamına gidiyoruz. Kapıda da bu oturuyor. ‘Doktor’ dedi, ‘karnım aç bana yemek versinler’ dedi. Zeki beyin makamına geçtik, O yukarıya mutfağa telefon açtı ‘İsmail efendiye bir yemek verin’ dedi. Biz işimizi bitirdik çıkıyoruz, İsmail efendi hala orda oturuyor ama ikram edileni yememiş. ‘Bana bak doktor’ dedi, ‘Kendileri yukarda tavuk yiyor. Bize de bulgur pilavı geldi’ dedi. Zeki beyde çok titiz bir insandı, hemen geri döndü. Doğumevinin yemekhaneside en üst katta. Bir baksa ki aşçılar o gün kendilerine bir tavuk pişirmişler onu yiyorlar.

Bir caminin tam köşede oturuyor. Bende hukukçular tarafından geliyorum, Onu gördüm; ‘Bu beni bırakmaz. Şu karşı tarafa geçeyim de oradan gideyim’ dedim. Tabi böyle düşündüm ama ayaklarım beynime itaat etmedi ve karşıya geçmeden doğru yolumdan İsmail Efendiye doğru yürüdüm. Tam yanından geçerken; ‘Şşşt bana bak Şerif’i niye ziyaret etmen’ dedi. Aklıma gelmedi ilk önce; ‘Allah Allah Şerif kim ki?’ diye düşündüm. Sonra bir anda aklıma geldi, büyük dayımın eşi. Dayım rahmetli oldu ilk zamanlar ki gidiş gelişler biraz sekte uğradı. Epeyce bir gidememiştim ziyarete. ‘Şerif’e niye gitmen’ diye onu söylüyormuş.

Aradan yine epeyce bir zaman geçti. Bizim hastanenin içerisinde bir yüksek okul vardı. Onun merdivenine oturmuş. Bizde tam öğle saati yemeğe çıkacaz; ‘Müdür’ dedi ‘Bana çay vermiyorlar’ dedi. Hemen  geri döndüm kantincilere söyledim. Onlarda plastik bardakda çayı vermişler. Biz yemeği yedik döndük, ‘Bana bak’ dedi ‘Kendileri cam bardak içiyorlar. Bana plastik bardakta veriyorlar’ dedi.  Ondan sonra gittim hemen bir kupa aldım onun için, kantine götürdüm ‘bundan sonra  İsmail Ağa geldiğinde çayı bunla vereceksiniz’ dedim.

Anlattığınız şeyler çok ilginç ve hani insanın aklıma ‘keramet’ kelimesi geliyor. Ama İsmail’i tanıyanların bazıları ise sadece ‘Deli’ diyorlar. Sizin bu konuda ki düşünceleriniz neler?

Bende Keramet diyorum ve o kadar çok gördüm ki İsmail Efendinin kerametini. İlk zamanlar bende çevrede söylenenlerden dolayı ‘Deli İsmail’ olarak biliyordum. Ama Allahın bir veli kulu olduğuna inanıyorum.

Peki temizliği konusunda ne diyorsunuz? Çünkü daha önceki araştırmamızda Parsanalı Mustafa Efendiyi araştırmış ve onunla ilgili bilgiler toplamıştık, Mustafa efendi ne kadar pak ve temiz ise Pirali İsmail ise tam tersi tam zıttıydı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Doğru söylüyorsunuz. Bende ilk dönemlerde hep böyle düşünmüştüm. Çünkü domatesten tutun pilava kadar aklınıza ne gelirse hepsini cebine koyardı. 1 milyar para verin onu koyar üstüne de ısırılmış yarım domatesi koyardı cebine. Zaman zamanda bende tereddüt etmez değildim, ‘Hem veli hemde temizlik anlamında hiç bir şey yok’ diye. 80’li yıllarda ben Sağlık Meslek Lisesindeydim o zaman. İsmail efendi bir kaza geçirmiş trafik kazası Muzaffer Odabaşı’nın servisinde yatıyor. Bunu duyunca bende hemen acele gittim, Servise almışlar henüz daha ameliyata çıkartmamışlar. Ben resmen şok oldum; kıyafetine göre kendisi pırıl pırıl. Yani kaza geçirdiğinde birisi onu hastanede o yaralı haliyle tertemiz yıkayıp pürüpak haline getirmedi. Bu bana göre Allahın bir hikmeti bir işaret.

Şu ana kadar yaptığımız röportajlarımızda İsmail Efendinin bir çok kişiden para istediği ve aldığını öğrendik. Sizinle de böyle anıları var değil mi?

Yine uzunca bir zaman geçti. Yanımda birisi vardı ama kim olduğunu hatırlamıyorum durdurdu bizi ‘Para ver’ diye. İşte bir lira iki lira neyse uzattım, ‘Olmaz, daha ver’ dedi. Neyse o dur diyene kadar cebimizde ne varsa çıkarıp verdim. Ertesi gün ‘o paraya ne aldım biliyonmu?’ dedi. ‘Yok bilmiyorum’ dedim. Peki öyleyse dedi ve ne aldığını bile söylemeden gitti. Muhtemelen onu bir hayra verdi diye düşünüyorum. Hatta o paranın benim tam hak etmediğim bir para olduğunu ve benden çıkması gerektiğini bile düşündüm. 

Böyle topladığı paraları ne yapardı genelde peki?

Tabi evine götürürdü. Evinde annesi varmış Kezban teyze. Belki kendisi veya annesi fakirlere verirdi.

Başka böyle çok ilginç dediğiniz ‘Keramet’ olarak nitelendirilecek bir anınız var mı bizimle paylaşacağınız?

Evet böyle bir olay var. 90’lı yıllardı tam senesini hatırlamıyorum ama. Saat 5’ten sonra Doğum evi acilinin önünde çırılçıplak şekilde bağdaş kurmuş oturmuş. Doğum evi acili de en yoğun olan yer. Kadınlar geliyor çığlık atan kaçıyor. Bende ordan geçiyorum bir baktım İsmail hemen uzaklaştım. Hastane polisini çağırdılar. Bende geriden seyrediyorum olanı biteni. Gelen Adanalı bir polisti ‘Valla buna hükümet bile karışmaz ben hiç karışmam’ dedi ve geri döndü gitti. Polis gidinde bende artık gittim. Sonra iri yarı yanlış hatırlamıyorsam Servet isminde bir bekçi vardı. O hortumla döve döve sürükleye sürükleye kenara atmış. Bana anlatılanlara göre İsmail Efendi orada çok ağlamış. Ardadan epey bir zaman geçti doğum evine gidip geliyorum Servet’i görmüyorum. Bir gün merak ettim oradaki çalışanlara sordum ‘Servet nerede başka yere tayini mi çıktı?’ diye. ‘Abi’ dediler  ‘duymadın mı?’ dediler. ‘Ne hayır neyi duymadım mı?’ dedim. ‘Servet öldü, kaza geçirdi adamın kafası vücudundan ayrılmış’ dediler. Yani ben İsmail Efendinin çok kerametini gördüm. Son seneleri çok sık görüşürdük. Cebimde para olmadığını bildiği an asla para istemezdi. Mesela param yok gidecem ATM’den çekip gelecem giderken hiç ses etmez bir şey demez. Parayı çekip dönerken, ‘5 lira ver’ derdi.

Sayın Emiroğlu sorularımızı yanıtladığınız ve bizimle bu özel anılarınızı paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Böyle bir imkanı sunduğunuz ve böyle güzel bir çalışma gerçekleştirdiğiniz için ben teşekkür ederim. Umarım bu tür özel araştırma yazılarınız yine devam eder.

Yıllar önce Konya’ya yerleşmiş aslen Amasyalı olan Kayhan AYTAR hocamın bir İstanbul beyefendisi şeklinde bizi karşılaması röportajımızı evinde vermesi ve bize resimlerini sergilemesi bizi de onurlandırdı. Dünyaca ünlü Karateci hocamız Kayhan AYTAR’ın Ticaret Lisesinde yıllarca öğretmenlik yaptığını da öğreniyoruz. Nazik üslubuyla ben öğrencilerime önce insanlığı öğretmeye çalıştım diyor Kayhan hoca... Anne-baba sevgisini öğrettim onlara diyor. Anne ve babanızın elini öpmeden, hayır duasını almadan okula gelmeyin dedim diyor sevgili hocam. Pirali İsmail’den bahsederken ‘O mübarek zat’ demesi de dikkatimizi çekiyor. İsmail’le çekilen fotoğraflarından birer suret bizlere takdim ediyor hocam. Sohbete doymadan ayrılıyoruz. Kayhan AYTAR hocama saygı ve hürmet yolluyoruz. Tabii bu arada Kayhan hocama bizi yönlendiren Halıcı Asim KAPLAN Bey’e de teşekkürü borç biliriz.

İsmail Efendi ile tanışmanız ne zaman ve nasıl oldu?

Şimdi aşağı yukarı 1970’li yıllara dayanır yani çok eski yıllardan bilirim. Biz onu çok severdik, yanında olur hizmetine koşardık. Onu biz  böyle evlat baba gibi severdik. Çokta güzel hatıralarımız oldu. Onun çok kerametleriyle karşılaştım, şahit oldum. Sonunda bir gün bana; ‘Kayhan, hayhan’ dedi, ‘Efendim baba’ dedim, ‘Seni ben kabul ettim. Sen benim oğlumsun’ dedi.

Böyle bir hatıranız özellikle bu keramet olarak nitelendirdiğiniz hatıralarınızdan dinleyebilir miyiz?..

Tabi ki.  Mesela benim için en önemlilerinden birisini anlatayım sizlere. Benden eski tekvandocu yok. Ben tekvandoda Türkiye’de ilk duayen benim. Silleli İsmail’de biliyor benim sporla uğraştığımı, bana bir gün; ‘Nereye gidersen git haberim olsun’ demişti. O yıllarda Koreliler Danimarka’da hakem kursu açtılar. Gideceğimiz zaman bana; ‘Bir şey olursa haber ver bana’ dedi, ‘olur baba’ dedim. Şimdi Danimarka’da baktık Koreliler bizi çok sıkıştırıyor; Sonra döndüm; ‘Baba’ dedim bunlar bizi çok sıkıştırıyor’ orda bundan sonra iki defa kokusunu aldım. Buraya geldim elini öptüm, ‘Baba Allah razı olsun, iki defa geldin’ dedim. ‘Olur mu? Üç defa geldim’ dedi.

 

Ben iki defa dua aldım. Annemin elini günde 20-30 defa öperdim. Hatta gece yatarken gelir yorgandan elini çıkartır elini öper sonra tekrar yorgana koyar hayır duasını alır gider öyle yatardım. En sonra hacca beraber gittik. Bindirdim tekerlekli sandalyeye tavaf ediyoruz yukarda. Tam kabenin karşısında ‘Dur oğlum’ dedi. Ellerini kaldırdı; ‘Yarabbi ben oğlumdan razıyım, sende razı ol’ dedi. Ama o dönemde Ticaret lisesinde 27 sene öğretmenlik yaptım ve her defasında da çocuklara anneden bahsederdim.

Kaç yılları arasında yaptınız öğretmenliği?

1971yılında girdim. 1994-95 gibide hacca gittik ondan sonrada emekli oldum işte.

İsmail efendi ile ilgili çok güzel anılarınız olduğuna eminiz bunları bizimle paylaşır mısınız?

Elbette ki... Bir gün bir araca çarptı ayağını kırıldı. Biz hemen hastaneye koştuk ‘baba ne oldu’ dedim. Dedi ki ‘Aha şimdi bana vuran geliyor’ aradan bir 10-15 dakika geçmeden içeriye biri girdi ve ‘Bana bu vurdu’ dedi. Böyle bir mübarek.

Öyle bir şey ki; Kapı caminin orda oturur ‘ver lan’ der para ister. Bende yanında otururdum. Ulaşamadığı yerden paralardı ben toplardım.

Bu paraları ne yapardı hocam?

Paraya hiç değeri yoktu. Anneye götürür parayı annesine.

İsmail efendinin annesinden yani Kezban teyzeden çok korktuğunu duyduk!...

Felaket İsmail babamın annesinden ödü kopardı.

Kezban yengeyi de tanıyorsunuz elbette.

Tabi çok yakından tanırım. Ayağı kırıldığında aşağı yukarı neredeyse her gün evindeydik. Yine orda da güzel bir hatıram var. İsterseniz anlatayım.

Tabiki çok memnun oluruz...

Yine oturduk evinde ‘Baba öyle, baba böyle’ ihtiyaçlarına koşturuyor ne ihtiyacı varsa onu gideriyoruz. Bir gün oturuyoruz böyle yine gülüyoruz şakalaşıyoruz. Zatlardan biri geldi ‘Ben bu İsmail’i Hac’da gördüm’ dedi. Şahidi benim olayın. ‘Orada hemen az önümde gördüm’ dedi, ‘İsmail, İsmail’ diye bağırmış, ‘döndü baktı sonra çekti gitti’ dedi. Hacda görenler var.

Ondan sonra ilginç olan bir anımız daha var. Biz öyle güzel sohbet ediyoruz ki, sohbet anında sedir gibi bir yer var oraya bir adamcağız oturmuş boyna resim çekiyor. Adamın bizimle bir alakası yok, İsmail babam adama; ‘Sen neredensin’ dedi. Adam ‘şuradan’ dedi. ‘Desene keleğin bol olduğu yerdensin’ dedi gülüştük.

Yine çok güzel bir olay vardı. Bir arkadaşım vardı. İsmail babam onu da ‘evladım’ diye sahiplenmişti. Onunla beraber Sarayönü’nde abisinin oğlunun düğünü var. Beraber gittik bizde. İsmail baba oraya tam ortaya oturmuş, önüne koca bir etli pilav almış boyna götürüyor. ‘Gelin gelin’ diye bağırdı bizi görünce. Ben bir tarafa oturdum arkadaşım bir tarafa bize kaşık verdirmedi. Bir kaşık bana veriyor ben yiyorum, bir kaşık arkadaşıma veriyor o yiyor sonra bir kaşık kendisi alıyor. Böyle böyle derken millet bakıyor bizi seyrediyor tabi. O arada Nuri Kılcı baba geldi 8-10 kişiyle beraber. İsmail baba ‘Gel’  dedi ‘Nuri otur sende’ dedi. Biz bir tarafında oturuyoruz onlar tam karşımızda. Bizim yemek yememizi biraz seyrettikten sonra Nuri baba dönüp yanındakilere ‘İşte teslimiyet bu’ demiş.

Bu çok güzel bir şey bu sizin verdiğiniz değeri İsmail efendinin sizin için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Geçmiş dönemlerde biz hep ‘Deli İsmail’ olarak bilir öyle duyardık. Ama siz ve sizin gibi kerametlerine şahit olmuş insanlardan dinlediğimiz bu olaylar gerçekten çok ilginç.

Hemen bununla ilgilide bir şey söyleyim sizlere. Kapu camiinin orada otururken bazıları gelir ‘Deli, Deli İsmail, len deli, napıyon len deli İsmail’ derlerdi. Ben hemen ayağa kalkıp, ‘dövüyüm şunu baba’ derdim. ‘Sabır sabır Kayhan’ derdi. Deliyi akıllıyı ancak Canab-ı Allah bilir.

Evet. Meczupların kalp gözlerinin açık olduğu bilinir. Pirali İsmail’inde kalp gözünün açık olduğuna şahit olmuş bir çok kişiyle konuştuk. Sizinde vardır mutlaka böyle bir anınız.

Şimdi onlar Cenab-ı Allaha naz makamı. Onların aracısı yok onların sözleri direk gidiyor.

Sizin için ne kadar önemli ve özel bir zat olduğunu anlayabiliyoruz...

Hatta bir gün birileri geldi dedi k; ‘İsmail orda kahveci eziyet ediyor’ deyince buradan koştum gittim. Sevindi, ‘Hadi baba dedim kalk gidiyoruz.’ Geldik burada bende 5 gün kaldı.

Şimdi 5 gün kaldı diyince şu ana kadar dinlediğimiz kişilerin neredeyse tamamı ‘İsmail tuvalete girdi mi çıkmaz’ dedi. Burada da yaşandı mı böyle bir olay?

Yok. O girer çıkardı hiç öyle bir şey olmadı burada. O sizin dediğiniz Kapu caminin tuvaletinde olurdu. Hatta bir keresinde bende şahit oldum yukardan hortumla kafasına su döktüler çıksın diye.

Sayın Kayhan hocam bize vakit ayırdığınız bizim sorularımıza cevap verdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Asıl ben teşekkür ediyorum. Sizin yaptığınız da bir Allahın lütfü. Mübarekleri tanıtıyor, tekrar tekrar millete hatırlatıyorsunuz. Biz seviniyoruz, onlarla beraber olmak herkese nasip değil. Sizde bu işin içine giriyor onlarla beraber oluyorsunuz mübarekler böyle şeyi severler. Bide şunu söylemek istiyorum. Ben gittiğim her yerde her ilde mutlaka o ildeki mübarekleri ziyaret ederim. Elini öpecek birini bulur gider mutlaka elini öperdim. Geçen İstanbul’a gittim, oğlum orda Acıbadem hastanesinde beyin cerrahı. Aşağı yukarı 32 tane mübarekleri ziyaret ettim.

Siz Pirali İsmail ile nasıl tanıştınız?

Biz bu dükkana 1944 yılında oturduk ve o tarihten bu tarafa İsmail Efendi'yi tanırım. O zamanlar Konya, bu meczuplar yönünden çok zengindi. 10-15 tane meczup vardı. Bu meczupta(Pirali İsmail) Kapu Camii'nin meczubu, Konya'nın sayılı meczuplarından. Silleli İsmail Ağa(Pirali İsmail), üstü pek temiz olmazdı, ne hikmetse. Silleli İsmail Ağa evinden öğlene yakın çıkar ve gece 23.00-00.00 gibi evine dönerdi. Silleli İsmail Ağa, aldığı veya getirttiği şeyleri daima ona buna bırakır, "Allah aşkına burada dursun, sağa sola vermeyin" der ve onun olan şeyler orada çürürdü.

Silleli İsmail Ağa'nın çok şeylerine şahit olanlar var ama biz bu durumlara pek vakıf değiliz. Yalnız bir mübarek gece, 12 Şubat Mahmut Sami Ramazanoğlu'nun vefat gecesinde, Erenköy'de Tahir Büyükkörükçü hoca mevlit okuyordu. Bursa'dan da gelen misafirler vardı. Silleli İsmail Ağa gelmiş ve kapıda mevlidi dinlemiş, ayakta. Mevlitten bitip misafirler gittikten sonra İsmail Ağa orada bir koltuk bulmuş ve oturmuş. Saat 12 civarı ama İsmail hala oturuyormuş. Kapıya bir araba ayarladılar, İsmail Ağa'yı göndermek için. Ama İsmail Ağa, "Ben buradan kalkmam" dedi. Ben o sırada dışarı çıktım ve hocam geldi. "İsmail burada kadın ve erkek gece misafir kalıyor. Burada kalman doğru olmaz" dedi. O zaman İsmail Ağa, "Beni dünürün götürsün" dedi. Bende hocam müşkül kalmasın diye koluna girdim ve götürmek istedim. O sırada "Beni arabayla götürme" dedi, kapının önünde araba olduğunu biliyor. Girdim koluna "Hadi gidelim" dedim. İki adım ileri bir adım geri atarak yürürdü. Ben "Yarın işlerim var" demeye kalmadan bana; "Yarın senin 5-6 tane alacağın gelecek" dedi. Hakikaten de öbür gün benim alacaklar geldi. Böylece bizim eve gittik. Bizim eve girişte bir kalorifer var ve bende onun oraya bir minderle onu yatırmak istedim. Bana "Senin misafir odan yok mu?" dedi. Misafir odasını gösterdim ve soğuk olduğunu anlattım. Öyle olunca bir şey demedi ve "Yatalım" dedim. O da "yok, ben yat geber ekmeği yemeden yatmam" dedi. "İsmail Ağa, Sabah erken kalkacağım, gece ilerledi. Sabah iyi bir kahvaltı yaparız" dedim. O ısrar etti. Kahvaltılık bir şeyler hazırlattım, zaten fazla kırmaz ve üzmezdi. Sabah ben namaza giderken uyuyordu, namaz kıldım geldim, kahvaltımı yaptım, çocukları hazırladım. "İsmail Ağa kalk gidiyoruz" dedim. Yarım saat uğraştım zor kalktı. İsmail Ağa tuvalete çıktığı zaman zor çıkardı. Israr ederdik çıkmazdı. Tuvaletin üst kısmı açık olduğu için kova ile su dökerlerdik yinede çıkmazdı. Neyse merkeze geldik. Bana, "Beni şuraya götür buraya götür" dedi. "Kusura bakma doğru dükkana" dedim, "Geç kaldım" dedim. Bize karşı iyi  ve hoştu, kırmazdı.

İsmail Ağa'nın çok çeşitli durumlarını anlatırlar. İsmi Rahmi, olan bir arkadaşımız anlatıyor; İsmail Efendi, arkadaşımıza "Bana şu kadar ekmek yaptır" demiş. Galiba 20 tane ekmek yaptırmış ve pazar günü evine getirmiş. Rahmi demiş ki "pazar günü 20 tane ekmeği ne yapacak." Kapıda birisi varmış ve oda ekmeği içeri koymasını söylemiş. Odaya girmiş bir bakmış oda dolu ve kalabalık. Ekmeği bırakıp ayrılmış.

Pirali'nin en büyük özelliği Sille'ye taş çeken kamyonlara biner ve hayatta inmemesiymiş. Daha sonra bu durum iyice öğrenilince annesi çağrılırmış ve annesini görünce hemen inermiş. Bir de "kulağımdan tutun öyle ineyim" dermiş. Namaza yaklaşmazmış..

Namaz kıldığını hiç görmedim ben. Ama o kulağımdan tut konusu ile ilgili şunları söyleyebilirim; Erenköy'e ilk göçtüğümüz yıllardı. Kurban Bayramı'nda eve gelmiş ve bizim haberimiz yok. Çıkaramadık biraz et ayarladık. Benim buradan gitmemi istiyorsan kulağımdan tut öyle gideyim dedi. Kulağından tuttum ve yavaş yavaş dışarı çıktı.

Bir büyüğümüz anlattı. Ramazan günü rektörlük tarafında müstakil evleri var onların ve bir ezan sesi duymuşlar. Tüyleri diken diken olmuş. Bakmışlar bu ses kimin diye ezanı okuyan Pirali İsmail çıkmış. İnanılır gibi değil...

Ticaret lisesinde Hasan Abi'miz vardı. Okulu bitirince büyük bir hırdavatçı dükkan açtı. Eskiden mallar sandıkla gelirdi. İsmail Ağa'nın bir huyu vardı. tahta toplardı. Bir gün ona varmış ve artık aralarında ne geçtiyse, Hasan Abi, İsmail Abi'yi dövmüş. Biraz zaman geçtikten sonra bir yolculuğunda ailesiyle giderken hepsi hayatını kaybetti(Hasan Abiler). O zaman etraftan bu hadiseyi söyleyen çok oldu.

Birde meczuplar ile ilgili çevreden "Meczuplara fazla yanaşmayın, onların görevleri size aktarılır" gibi sözler duyuyoruz.

Bizim bir avukat tanıdığımız vardı o anlatmıştı. Silleli İsmail Ağa gibi meczuplar bazen Üçler Mezarlığı'nda nağme okurlar. "Okuyuşu o kadar hoşuma gitti ki dayamadım elini öptüm" dedi. Silleli İsmail Ağa,"10 kere daha öpeceksin" demiş, 10 kere öpmüş. "20 kere daha öpeceksin" demiş, "20 kere daha öpmüş." O zaman hatırıma şu geldi dedi; "Babası veya dedesi o zaman şöyle demiş, 'meczuplara fazla yanaşma yanarsın, fazla uzaklaşma donarsın' tabir budur.

Bir de Kapu Camii ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Hikmeti nedir?

Ayrı bir manevi havası vardır Camii'nin. Buranın meşhur bir imamı vardı. 54 yıllık Hoca Haydar Efendi. Yazın Kovanağzı'ndan gelirdi hiç ara vermeden. Bu hazret, 1949'da vefat etti. Biz 5 yıl boyunca hem cemaatle namaz kıldık, hem abdest suyunu döktük. Bununla bereket başladı bizde. Ladikli Hacı Ahmet Ağa'nın, Tahir hocama sözü; "Hızır Aleyhisselam çok zaman sabah namazını Hoca Haydar Efendi'nin arkasında kılmak için Kapu Camii'ne gelir" dermiş.

Hoca Haydar'ın yanına, Hafız Sami gelmiş. Bu Hafız Sami, Atatürk'ün İstiklal Harbi'nde yanından ayırmadığı birisiymiş. Konya'ya gelince Kapu Camii'nin hikmetini duymuş ve hoca efendiye haber göndermiş. Müsaade olursa cemaate bir vakit namaz kıldırma talebinde bulunmuş. Hoca efendi de "Ben asla yellendiğim donla çıkmadım" diye tekrar haber göndermiş. İşte bu kadar dikkat eden bir zat.

Sadece bu değil, Suriye'den bir zat gelmiş. Hocanın arkasında namaz kılmış ve namazın yarısında bayılmış. Namaz sonrası  hocanın okuyuşu "peygamberimizin okuyuşu" gibi demiş. O yüzden Kapu Camii'nin manevi havası tabii ki bizi etkiledi. Kapu Camii'ne devam etmezseniz camii sizi çok durdurmaz. Hakkına riayet etmek gerekir.


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık