);*} SURİYELİ SIĞINMACILAR
  • 22 Şubat 2017, Çarşamba 7:01
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

SURİYELİ SIĞINMACILAR

Adeta diken üzerinde herkesin sanki birbirinden şüphe duyar hale getirildiği coğrafya Ortadoğu bölge ve dünyamızın kanayan yarasıdır. En gerçekçi bir ifadeyle Osmanlı tarihi misyonunu kağıt üzerinde tamamlayıp tarihin bir köşesine çekildikten sonra, cetvel hesabı yapılarak kurulan devletçikler, bugün Osmanlıyı yürekten arar duruma gelmişlerdir. Emperyalist batının kan emici vampirleri bu coğrafya üzerinde kendilerinin düzenlerini/düzenlemelerini zoraki güç ve baskı altında tutma fiiliyatı ile kendilerine hizmet edecekleri iş başına getirmekle sömürge ayaklarını oluşturmuşlar ama övünerek kurmak istedikleri demokrasi denemeleri hep kanlı bir şekilde işgal edilen Müslüman coğrafya ahalisinin ruhaniyetini ve kimlik duygusunu inancını hiçe sayarak kendilerinin en pespaye işlevlerini kan, gözyaşı, ırza geçme ve tecavüz eylemleri ile bağımlı hale getirme/ sömürgeleştirme şeklinde sürdüre gelmişlerdir. Emperyal gaye güden bütün bu zihniyetteki ülkeler nedense hep Müslüman coğrafyada bu eylemlere kalkışmışlar, İslamı ve Müslümanları tehlikeli ve insan yerine koymaktan uzak tutmayı zihinlerine ön yargı olarak oturtmuşlar ve dünya kamuoyuna kendilerini şirin gösterme gayretlisi ve barışçı sevdalısı olarak tanıtmışlardır. Bu düpedüz kuyruklu bir yalandır. İslamafobi oluşturmak suretiyle yaygın ve geniş kapsamlı sömürge ayağı oluşturmak ve ebedi sürdürmek düşüncesi taşıyan batılı habisler, ruhsal dünyalarının boşluğu tatmin etmek için tarihte atalarının yaptığı haçlı zihniyetinin temsilciliğini bugün modernizm/batıcılık adına teknolojik üstünlük avantajlarını kullanarak sürdürme hevesindeler.

Bu coğrafya da şimdi fitne alabildiğine yaygın, batının kendilerine vasi olarak tayin ettiği tek adam zihniyetinin baskısı ve korkunç zulmü altında insan haklarına değer verilmeyen sürekli verilen eğitim politikalarının ana ekseninde kardeşlik yerine ırkçılığa nispet husumetin körüklenmesi ve hukukun zaten ayaklar altında ezildiği tek düze monoton bir anlayışın hüküm sürmesi azınlığın çoğunluk üzerinde kurduğu inanılmaz baskılar ve yönetenlerin devletin tüm kademelerine kendi bağlılarını yerleştirmeleri ve inanılmaz bir şekilde devam eden şüphecilik ve takibat buraların değişmez kural ve uygulamalarına dönüşmüştür. Osmanlının bu coğrafyadaki tarihi ve kültürel mirası hemen her yerde kendine özgü bir şekilde belli ederken adeta üzgün bir çehre ve özlem duyan bir bakışla içinden en derinlere kadar sirayet eden bir ah! İnlemesini duyar gibi olursunuz. İnanın bugün işgal edilen Şam(Dımışk),Bağdat, Musul, Kerkük, Halep, hatta Kahire, Kudüs, bizim buralardaki diyarlarımızdan farklı değillerdi. Üsküp nasıl bir Bursa kokuyorsa onlarda buram buram Osmanlı Türk’ünün alın teri ve üzerine gül dikilen tarihi ve ruhi miraslarıdır. Yüzlerce yıldır kardeşlik dokusunun islamın aydınlığı altında yaldızlı bir raksa dönüştüren ve ışıldayan haliyle kendine her şeyi bir mıknatıs gibi çeken Osmanlı varlık misyonunu sızılı bir şekilde kendi içine akıttıktan sonra dinlenmeye çekilmiş ama bugün cereyan eden ve geçmişten kalan hesaplaşmanın farklı boyutlarda sürdürüldüğü bu coğrafyada tabir caizse at izi it izine karışmıştır.

Kendisi istese de istemese de tarihi mecburiyet Türkiye’yi buradaki olaylara ve gelişmelere karşı tedbir alma zorunluluğu getirirken buradaki kardeşlerimizin feryatlarına kulak tıkamak olmazdı. Elbette onlar kadar bizim de canımız yanıyor ve üzülüyoruz. Musul Kerkük Halep Şam ve Bayır bucak bölgelerindeki Türkmen kardeşlerimizin sıkıntıları hep bizim sıkıntılarımızın birer parçası olmuştur. İnsanlık adına yalın ayak ve çocuklarla ülkesini terk etmek zorunda kalan/bırakılan etrafındaki ülkelere sığınan birçoğunun medeni Avrupa’nın kapılarında bekletilen ve tarihin en büyük savaş göç dalgasını yaşayan bölgemizdeki savaş kurbanı Suriyelilerin yaşadığı dramı ve algan bebeğin simge olarak görüntüsünü hangi yürek ben dayanırım der? Vicdanı olan hiç kimse herhalde böyle bir somut olayı hazmedemez. Ama işte savaş bu. Bir Arap baharı dediler ha bitti bitecek devrildi devrilecek derken araya sokulan Rusya’nın dâhil olmasıyla zalim Eset azada olsa iktidarını verdiği tavizlerle şimdilik garantiye almış gözüküyor ama bu demek değildir ki; Suriye’nin tamamına yeniden hükmetsin işte bu mümkün değil. Herkesin kendi cihetinden bir hesap peşinde koştuğu bu coğrafya da aslında kesin çözüm bu coğrafya halklarının ve yöneticilerinin aklıselim hareket ederek batı zihniyetini buradan uzak tutmalarıdır, lakin bu şimdilik mümkün görülmüyor. Ancak duyarlı ve eğitimli bir kadronun buraları teşkilatlandırması ve halkın yürek eğitimine tabi tutulmasıyla mümkündür.      Yürek eğitimi dedim de; Biz seyreden insan olmak yerine ne zaman okuyan insan konumuna geçersek ne zaman bana ne, nemelazımcılık psikolojisinden kurtulursak, işte o zaman kendimizi aşar ve bu emperyallere gereken dersi veririz. Değilse eğitim yoluyla köleleştirilen veya başkasından kendi ülkesini kurtarmasını bekleyen sadece aciz değil belki de aptaldır. Orada sadece yönetimdeki köleci zihniyetin ve onu kullanan emperyal devletin ülke kanını sömüren halkaları vardır gerisi paryadır. Bu vesileyle bir ülkenin nüfus varlığının başka bir ülkeye ilticası, evet ensar ve muhacirlik olarak nitelendirilir, lakin sorunları da pek büyüktür. Ki; zaten Suriye gibi gelişmemiş ve kültür düzeyi düşük ülkelerin hele genç nüfusuna eğitim konusunda yeterli değer hassasiyetini kazandırmayan ve sadece askeri güce dayalı bir olguyu zihinlere yerleştiren bir ülkede gençlerinden faydalanmak isteseniz de,    onların hoşlandığı tek konu silahlı eğitim anlayışı ve yine güce dayalı bir kompleks örgüsüdür. Yani o ülkelerde hâkim zihniyet insanlar üzerinde şiddet baskı kurma eğilimi ve ezme korku yayma psikolojisidir. Ülkemizde eli silah tutabileceği halde ülkesini savunmayıp gezmeyi ve eğlenceyi yeğleyen sıradan bir cahiliye ve kaldırım meraklısı olan gücü kuvveti yerinde olmasına rağmen savaşmayıp buralara kadar gelen gençleri, hakikaten topluma kazandırmak büyük bir meseledir. Gün geçmiyor ki; Suriyelilerin vukuatları olmasın. Bunların şu anda ülkelerine geri gitmeyeceklerine göre yaklaşık üç milyon mültecinin(muhacirin) ruh ve kişilik eğitimleri başta olmak üzere eğitmek ve donanımlı hale getirmek ve kendi ülkelerinde istihdam etmek üzere hazırlamak en elzem meseledir. Hazır balık yerine balık tutmayı öğretmeliyiz. Toplumsal travmalar değilse sıkıntıların habercisidir. Bunları yerinde düşünmek ve bir sağlam politika üretmek zorunluluğu vardır. Hem de acilen.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık