• 30 Kasım -1, Pazartesi 0:00
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

SU ARKINI BULUNCA

Lisede Edebiyat dersimize Mübeccel Çakır (Eski İstanbul Valisi Sayın Erol Çakır’ın Eşi) Hanımefendi girerdi. Öğretmenimiz; Kompozisyon dersi yazılısında genelde öğrencilerin söz ve yazı ile ifade edebilme kabiliyetleri gelişsin diye, “Nasıl ki resim dersinde verilen bir modeli uygun ölçüleriyle çizmek; öğrenme ve beceri geliştirme açısından önemliyse,”bizden de, verdiği bir konuyu anladığımız/yorumladığımız/algıladığımız şekliyle tasvir etmemizi ve bunu yazıya dökmemizi isterdi.

10’luk not sistemine göre: 6-7 aralarında not alırdım ama zorlanırdım. Çünkü ne kitap alabilirdik ne de bizlerde, ders kitabının dışında okuma alışkanlığı vardı. Kitap okuyamamanın sıkıntısını, benim gibi herkesin yaşadığına/çektiğine inanıyorum. Eğer o günlerde imkânlar farklı olsaydı, şimdiki gibi bir düşünceye sahip olabilir miydik bilemem ama belki de daha değişik bir meslek de olabilirdik, diye düşünüyorum.

Meselâ Gazetecilik ve Halkla İlişkiler okumak isterdim. Aslında insanın içinde bir ukde varsa bu işler şimdi de olabilir de; ben yine kendimce bir bahaneyle, bir Otobüs Firmasının biletinde okuduğum bir yazıyla cevap vereyim, ”Her şey zamanında” diye… Ancak, bildiğimiz ve ruhumuza kazınan çok önemli bir şey daha var ki, O’da hiçbir bahanenin ardına sığınmadan, bu işi:” Beşikten Mezara Kadar” sürdürmektir. İnsana da bu yakışır….

Özellikle genç kardeşlerden ricam ki; mutlaka her kitabı alıp okumak belki maddi külfete davetiyedir, ancak kendilerini yetiştirmede temel kavramları bilmeleri, hayatta kendilerinin lüzumuna inandıkları ve sağlam bir kişilik oluşumuna vesile olacak, sağlam bir duruş sergileyecek bir kişilik hazinesine sahip olmalarını sağlayabilecek nitelikte eserler okuyarak, bunu kazanmalarını âcizane belirtmek isterim.

Değilse; hani derler ya su testisi suyolunda kırılır diye …. İşte O’ testi kırılmadan/ya da kırmadan hayat mektebini elimizden geldiği kadarıyla iyi derece ile tamamlayarak, takdir edilen ömrü şerefli bir şekilde bitirelim. Ne kadar dünyaya arzu ile baksak da, dönüş yine O’nadır. Fakat huzur da duracak yüzümüz olacak mı? İşte bu sorunun cevabını burada bulmalıyız! /burada verebilmeliyiz !.. 

Birkaç parça konu içeriğine değinilen başlıklar üzerinde, sanki Edebiyat Öğretmenimin yazılısındaymışım gibi taşıdığım düşüncelerle, içeriğine atıf ta bulunduğum, testinin parçalarından olan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedim. Yazdıklarımı önce kendi nefsime havale ediyorum. Ve sizleri de ilgili yazılarla baş başa bırakıyorum...

 

PASTUTMAK:

Ruh aynası pas tutan/çirkinleşen insan, dış güzelliğine azami dikkatle kendini olduğundan fazla/farklı gösterir. Ancak yanılgısı şu ki: Zikretmeyen dil, kalbin pasını/karasını ve zihniyetin görüntüsünü dışa vurduğunda davranışlarda ona göre şekillenecektir. Çünkü davranışlara yön veren inançlardır. Sağlam bir inanca sahip olmak demek, menzile varma da dikenli arazilerden ve mayınlardan geçerken emin olmak /ve ayağını sağlam yere basmak demektir. Davranışlar yönünü köklü inanç dan alır, Gemi limana ancak sağlam ibreyle varır…İbre,yahut pusula,ne kadar hayatiyet gerektiren araçlar değil mi? Manevi pusulalar/ibrelerde kişilerin Tevhidi   dairede kalmasında ve Kıblegahının,Kabe istikametine yönelmesinde etkendir.Malum bazıları kendilerine Kıblegâh olarak. Pekin, Moskova ve Washington’u  seçiyor da !...   

 

KAVGAM:

Kendimle olan kavgam/Hitlerin yazdıklarından/anlattıklarından daha farklıdır. Karınca’nın mücadelesi Allah’ın rızasını kazanmak içinse; ben karıncadan daha mı aşağıyım ki, ondan geri kalayım. Nefsi dizginlemek; Onun hoşlandığı ve helal dairenin dışında kalan tüm zevkleri terk etmekle başlar…

UNUTMAK:

Unutan, unutulur. Fakat bir gerçek var ki; unutmak istiyorum diyenlerin kalbinde demir atmış bir acının, kendi başına çile çeken bir yalnızlığın ve her zaman sessiz ve derinden gelen bir haykırışın feryadını duyarsınız.

MAYA:

Yılan kabuk değiştirir, ama yine yılandır. Doğası/Mayası gereği; görüntüsü, dili ve zehiriyle soğuk ve irkilti verir. Yalana dolanan zihinlerde: akıttıkları zehirlerle, daha tehlikeli ve kötülüğün odak noktasıdırlar. Yılanlaşan zihniyetler, ikballerini/nasiplerini, insanlar arasına fitne yayarak/zehirlerini akıtarak arama peşindedirler. Kazandıklarıyla nefislerini ejderhaya dönüştürenler, unutuyorlar ki: Yılanın bir sürüngen, insanın ise, düşünceden ibaret olduğunu. Yılan, mayası gereği varlığını böyle devam ettirmeye müsait ama ya nefislerini yılanlaştıranlara ne demeli? Herkesin saçına göre tarak vurmak/dili her tarafa dönmek/menfaatine göre yön değiştirmek, yılan zihniyetinin en belirgin marifeti ise de; bir gün marifetli dilleri kendilerini de sokacaktır. Akıtılan her zehir, insani değerleri de bir bir alıp götüren nükleer silahtan farksızdır. Ve akıtılan her zehir, sızıntı yapan bir radyasyon gibidir. Her ikisi de insanlığa felaket getirir. Çernobil gibi, Fukuşima gibi. Hiroşima, Nagazaki gibi. Öyleyse dış görünüş kimseyi aldatmasın. İnsanı şekillendiren onun asıl mayası olan iç dünyasıdır. Yoğurdu mayalarsın. Kullandığınız maya onun tamamına etki eder. Eğer insan iç dünyasında kendini zenginleştirecek maya da yanlış seçim yaparsa artık O, yılanı da geçmiş ve ejderha olmuştur. İnsanı kimlikleştiren inançlarıdır. Davranışlarını yönlendiren ve onu şekillendiren/kıvama getiren inançlar… Her davranış biçiminde onların aktör olduğunu unutmamak gerek…

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık