• 10 Ocak 2018, Çarşamba 7:20
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

NASIL BİR TOPLUM ÖNGÖRÜSÜ

Toplumun psikolojisi baskı altına alınabilir mi? Söylenen sözler, vaat edilen niyetler, ortaya serdedilen bakış açıları gerçekten toplumun aynası ile birbirlerine uyum sağlayabiliyorlar mı? Tam olarak uyum sağlanamıyorsa yoksa vaat edilenler tamamen ütopik mi? Ya da topluma vaatte bulunanlar yoksa toplum gerçeklerinden uzak mı bakıyorlar olaylara? Yahut iktidar erki dili ile muhalefette iken yapılan söylemler, icraat faslına geldiğinde gerçeklerin hiçte tozpembe olmadığı ve asıl meselenin yönetim hükmünde iken oluştuğu o zaman gerçek tablonun görüldüğü tozpembe hayallerin ya da yeni evlenen damat misali balayının erken bittiği ancak iktidar başında iken anlaşılır hale geldiği bilinmektedir.

Bizim toplumumuz siyaseti sever. Çok partili siyasi hayata geçildikten beri ülkemizde siyasi politik ilişkiler ve referanslar hep uçuk vaatler etrafında şekillenmiştir. Ne dilin kemiği faslı ne de bitmeyen devlet hazinesinden arpalıklardan yararlanma ve kendi yoldaşların siyasi malzeme yapılması ve kamu kurumlarına arpalık gözüyle bakılması yeri gelmiş bu meyanda çok çeşitli ekonomik ve toplumsal sıkıntılara neden olmuştur. Adam kayırmacılığı, iltimas ve rüşvetinde bu kardeşlerin ricası ile kendine yer edinmesi, kaygan bir zeminde paten yapmaya benzemiş ve insanlar zaten kısıtlı olan ekonomik darboğazında etkisiyle inanç değerlerinden uzaklaştığı gibi toplumda fena halde bir türlü içe sinmeyen ayağın altına sabun koymalar ve kısır çekişmeler alabildiğine gün yüzüne çıkmıştır.

Siyasi partilerin toplum yöneticileri kendilerini elitten sayarlar.Mesela bir köye kasabaya yahut şehre herhangi bir parti başkanı üyeleri gelse beklide alıştırılmış olmaktan geçiyor ,eğer iktidarda ise bu parti mensupları olabildiğince devlet kesesinden ağırlanır.Şirin gözükmek için atmadık takla bırakılmaz.Bu durum benim gençlik dönemimde böyleydi.Çok renkli bir siyasi yelpazemiz olduğun dan hatta alkışlamayı çok sevdiceğim izden Yeşilçamlı sanatçılar gibi alkışlarla yaşıyorum sendromu bir çok siyasiyi şemsiye gibi kuşatmış hatta bu megalomenik anlayış tamamen beden ve ruh arasında çık sıkı ve ayrılmaz bir bağın teşekkülüne doğru yol almıştır kimilerinde.

En tepede bulunanların vaat edilen söylemleri bana İsrail siyonizminin arzı mevut bakış açısını çağrıştırıyor. İsrailli Siyonistler geleneksel din motiflerinde her kesim insanını kapsayan bir anlayış tezahürü ile prof undan dağdaki çobanına kadar arzı mevuttan ne beklediğini bilir ve hayatlarının mecrasını buna göre oluştururlar. Bizde de iktidarda olanlar vaat ederler. Hatta muhalefet onlar için aklına gelen her şeyi birazda kendilerine sağlanan dokunulmazlık zırhı ile söyleyebildikleri kadar söylerler. Lakin iktidara gelebilmişlerse o zaman beş kuruşun hesabını yaparlar çünkü biz biliriz ki zamanında bu ülkenin hazinesini 70 sente muhtaç edenler memur maaşlarını ödeyebilmek için dışarıdan gelen parayı ister istemez buraya aktaranlar bu ülkenin kaderine hükmedeyim derken kendilerini darağacında bulanlar yahut bürokratik güçle iktidara ayar veren yargı erki mensupları ile askeri vesayetin post modern tasallutu hep bu ülkenin gördüğü toplumsal gerçeklerdir.

Her şeyde yöneticiler; bizzat kendilerinin tepebaşında bulunup, ülke için bu en iyisidir bir daha demokrasi raydan çıkmayacak ve rot balans ayarı yapılmayacak ben bu anayasayı deldirtmem gibi cümleler sarf etseler de, aşırı vesayetçi bürokrasizm ve elitlerin erki ile askerin gelenekçi ittihadi zihniyetten kalma bu ülkenin yönetimi bize ait, Cumhuriyeti biz kurduk ve korumasını da biz yaparız gibi ağır fantezili söylemleri, yine eskiden beri bu ülkede yaşanan hemzemin geçit tiyatrosu idi. 

Siyasilerin bürokrasiyi etkisiz kılmaya çalıştığı ve söz geçirdiği zamanlar tek tük olsa da geçmişte yaklaşık Cumhuriyetin ilanından öncede Avrupai tarzda bir yönetim şekillenmesinin tezahürü artık batı tipi bir yönetimle beraber, yeni bir kültürün tanışma ve tanıma faslına geçiş yaptığı karmaşık bir dönemdir. Mesela artık gâvura gâvur denmeyecek gibi halkın bizzat tanımladığı bu garabetle insanımız kendi temel değerlerini bir biri ardı sıra yemeye başladı ve hiç doymadı. Velhasıl bizim avrupadan ithal ama onların kulübüne bir türlü almadıkları, sırf islamın toplumsal yapımızda olan ve ruhumuza uyan etkisini bildiklerinden bize hala gözüyle baktıklarından bir oyalama taktiği ile yaklaşık elli yıldır kapısını aşındırdığımız ve dışarısında nöbet tuttuğumuz Avrupa’nın çelik demokrasi anlayışı, ekonomik atıflarla bizi küçümseyerek ve yerine getirmediğimiz daha bir sürü uyum yasası olduğunu dile getirerek sözde insan hakları ithamları ile kapısında bekletip durdurmaktadır. Biz ise aslında bu maceradan mülhem bilerek bize uymayan bir kültür şablonunu boynumuza taktığımız bomba misali gözü kapalı devam ettirmeye razı idik eskiden. Şükür şimdi artık eyvallahımız yok dedirten söz ve uygulamalar ile onbeş yıldır başımızı ve yüreğimizi dik tutabiliyor ve kendine dönmenin kendinde çoğalmanın nezih örneklerini yaşamaktayız.

İmdi kısaca da olsa nasıl bir toplumsal serüvenimiz olduğu az çok gözler önünde bulunsa da biz biliyoruz ki son on beş yıl hariç bizi yönetenler hakikaten koyu bir dış baskı ile içerdeki elit bürokrasinin şartları ve sabırları zorlayan ithamları altında bunalımlı günler yaşamışlardır. Bizimde üstümüzde dış güçlerin siyasi erkin üstünde ekonomik ve siyasi baskıları aldırdıkları medyanın hükümetler üzerinde baskıcı etkisinin ve askeri vesayetin ve mgk kararlarını sanki ülkede yeni bir ihtilal var havası yansıtmaları ve askerin boşalma hakkını istediği zaman kullanabilmesi özgürlüğü maalesef toplumsal gerginlikleri ve korkuları hep tırmandırmıştır.

Bizde laiklik hep bir baskıcı laikçilikle eşdeğerdi. Bazı siyasiler aman ha dini siyasete bulaştırmayın derken bazılarıda bu söylemlerle topluma şirin gözüküp oy aldı. Arada samimi dil kullananlar hariç bu insanları avrupanın kuyruğuna yama yapacağız felsefesi ile maalesef yıkılmadık değer kalmamıştır. El atılmadık dini mesele kalmamıştır. Siyaset diyaneti dışlamak ve hizaya getirmek için onu bizantizim örgütlü bir resmiyete dönüştürmüş ve istediği gibi dil kullanmasını sağlamıştır.

Milletimiz genelde Müslüman değerleri önemsese bile camiler ahır haline getirilmiştir. Laiklik fantazesi ile sadece İslam üzerinde baskı ve dışlama anlayışı yerleşmiş diğer dinlere tek laf edilmemiştir. Hatta sümme hâşâ Kur’an ın bazı hükümlerinin bu zamanda olması olmaz cinsinden laflarla toplumun laf ebesi siyasetçilerine zamanla din düşmanlığı yaptırılmıştır. Dindar görünürken din düşmanlığı yapmak yaptırılmak nasıl bir duygu acaba? Şimdi kabirlerinde bunların cevabını verebilecekler mi?

Sonuç olarak siyaset toplumun inanç değerleri çatışma düzeni almışsa birlik ve dirlik oluşmaz. Öyleyse siyaset toplumun ana ekseni olan din ve dini değerleri ile toplumsal çatışma yaşamaktan kaçınmalıdır. Kul hakkı ne kadar önemliyse insan hakları da o nispette değerlidir. Ve siyaset toplumun değerleri ile uyuşmak ve kanunlarında buna göre şekil alması zaruridir. İnsanı merkeze alan anlayış ilelebet devam eder. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın ilkesi bariz örneğidir. Biz kendi kavram ve argümanlarımızı toplumla sırdaş haline getirmek mecburiyetindeyiz. Bizim için usare budur. Öz ve kabuk iç içeolmalı.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık