• 30 Kasım -1, Pazartesi 0:00
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

BEKLEYİŞ (1)

BEKLEYİŞ (1)

 

Memleketimizin gündelik sıcak siyasi gelişmelerini her gün TV’den ve basın yoluyla takip ediyoruz. Bazen insanın kanını dondurucu olaylara şahit oluyor bazen de münferit diye bilinenlere de sıkça rastlıyor kimi zaman kızıyor kimi zamanda bu tür gelişmelerden Allah’a iltica ediyoruz. Politik konuşmaların girdabına kapılanların profesyonellere taş çıkarırcasına yorumlarda bulunduklarını görüyor, bu hallerini de kendini bilgisayar yahut TV bağımlısı durumuna düşüren ve vaktini onlarla tamamlayan çocuk ve gençlerin durumuna benzetiyor ve insanımızın artık birçok konuda iletişim araçlarını da kullanarak bir fikir sahibi oldukları kanaatini taşıyoruz. Politika konuşmanın ülke insanımızı atmosfer gibi kuşatmasının birçok sebepleri var. Ancak gerçek olan bir şey var ki artık toplum kendini yönetenleri sorgulayabiliyor, yanlışları yahut kendince doğru olanları dillendirebiliyor ve eleştiri yapabiliyor. Fakat bazı konularda eleştiri yaparken de kendini aşıp başka insanların üzülmesine veya kırılmasına yol açacak ağır üslup kullanabiliyor, işte bizim toplumsal zaaflarımızın başında da;  ön yargılı olmak ve hakaretlere varan yorumlarda bulunmak olarak gördüğümüz zafiyetlerimizden kurtulabilirsek işte o zaman toplumsal geleceğimiz konusunda daha bir olumlu bekleyiş içerisinde yer alabiliriz. Bakınız sizlere buna benzerlik teşkil eden bir örnek vermek istiyorum.” Uzakdoğulu yaşlı bir samuray varmış. Artık hayatını gençlere adamış ve tecrübelerini onlarla paylaşıyor onlara rehberlik ediyormuş daha doğrusu yaşamanın sanatını öğretmeye çalışıyormuş. Bir gün genç bir savaşçı gelmiş bu yaşlı ve bilge samurayın memleketine. Bu gencin amacı;  bu yaşlı samurayı yenerek ününe ün katmak istemekmiş. Neticede, bir meydan da toplanan halkın ve samurayın öğrencilerinin huzurunda mücadele başlamış. Genç savaşçı samurayın bir özelliği varmış, sürekli rakibine hakaret eder küfürler yağdırır atalarına demediğini bırakmazmış, gayesi insanı en ince noktasından yakalayıp onun ilk hamle yapmasını sağlayıp bu hakaretler sonucu kontrolünü kaybeden rakibinin açığını yakalayıp avını yakalayan kartal gibi tepesine binmesiymiş. Yine bu taktiğiyle başlamış savaşına. Aynı hakaretlerini yağdırmış bilge samuraya. Fakat Yaşlı ve Bilge olan samuray onun bu söylemlerini sadece dinlemiş, tahriklerine kapılmamış ve beklemiş. Nihayet bu azgın ve edepsiz samuray ikindi vakti geldiğinde yorgun düşmüş ve müsabaka meydanını terk etmiş. Ancak yaşlı samurayın talebeleri hocalarının bu tutumuna içerlemişler, bunca hakarete karşı nasıl dayandığını sormuşlar. Neden kaybedeceğinizi bilseniz de kılıcınızı kullanmadınız? Korkaklığı seçtiniz?  Hepimizi utandırdınız! Demişler.

“Yaşlı olan samuray demiş ki öğrencilerine: “Birisi size bir hediye getirse ve o hediyeyi sizde kabul etmezseniz, o hediye kime ait olur? Demiş. Öğrencilerinden birisi söz alarak :” Tabiki o hediyeyi vermeye çalışana “diye cevap vermiş. İşte demiş yaşlı samuray :” Aynı şeyler kıskançlık, öfke ve hakaretler içinde geçerlidir. Eğer onlar kabul edilmezlerse sözler onları taşıyana aittir ve olmaya da devam ederler”  demiş… Bizde bir atasözümüz vardır hatırlarsanız  “ kem söz sahibine aittir  “ Diye. Bundan dolayı bu sitede yazmaya ve arkadaşlarla site sakinleri ile birçok konuyu paylaşmaya başladığımdan beri dile getirdiğim husus özellikle eleştirel baz da yapılacak yorumlar konusunda ön yargılı olmayı bırakın yargısız infaz yapmayın uyarıları idi. Buna rağmen, hala mürekkep yalamışlar nezdinde hızını alamayan bazı arkadaşların Çoruh Nehri gibi hızla aktıklarını ve bazı insanlara hayat hakkı tanımadıklarına şahit oluyoruz. Hâlbuki bu satırların âcizane yazarının kimseyi incitmek gibi bir çabası yok. Sadece akıl mantık ve süzgecinden geçirip vicdani kanaatle süslediklerini siz değerli okuyucuları ile paylaşmak derdi var. Herkes kendince bir telaşlılık içerisindeyken ben de şu yazımı hala hazırlamadım diye kendime kızmaktan öteye geçmeyen bir özelliğim var… Umarım bazı şeyleri artık bundan sonra daha bir dikkatli yaparız. Ben yine de kimsenin üzülmesinden yana değilim… Ancak biraz daha olgun hareket, biraz daha olgun kontrol diyorum…

Bizim toplumsal güzelliklerimiz ve medeniyet anlayışımız insana ve onu anlayabilene huzur verir. Diyelim ki: elinde avucunda bir şey yok, iyi de insanlara verebileceğin bir sevgi… Gösterebileceğin bir hoşgörü de mi yok? Ola ki çevrende senin sevgini ve üzüntünü paylaşabileceğin insanların olması, o insanın yaşama şevkini artırır. Hatta diyebilirim ki yanında değil de uzakta olsa bile yine artırır.       Çünkü yaşamak sevmekle güzeldir. Unutmamak gerekir ki, sabır ve hoşgörü insanca adam gibi yaşamanın bir gereğidir. Yaşamak insanla güzel. İnsanlasevimli kılınmış. İnsanla anlamlı hale getirilmiş. Bunu en büyük sanatkâr böyleyaratmış. Yunus demiyor mu : “Yaratılanı Hoşgör, yaratandan ötürü “ diye. Demem o ki;  sen kalbine iyilik tohumları ekmeye bak. Hangi tohum ekildi de bitmedi…  İstedim ki bu yazım da; daha önce birkaç kez ele aldığım sevgi ve güzellik gibi insanın özünde olan değerlerimizi tekrar işleyeyim. Mayamızda olanı tekrar hatırlatayım. Onlar açığa çıksın ki içimizde beslediğimiz çirkinliklerin yerini insanı meleklerden de üstün kılan özellikleri alsın. Değerlerimizin insanı olgunlaştıran ve pişiren yönlerini içimizde saklı olan duygularımızın pozitif bakış açısını ve olgunluk hasletlerini açığa çıkaralım ki, sahip olduğumuz nimetin farkına varalım, yaşamanın güzelliğini anlayalım ve hoş geçinelim. Değilse insan canavarlaştı mı kendi eliyle sahip olduğu bütün değerleri Neron gibi yakar yıkar birde oturur gülerek seyreder…

Bugünkü konu başlığımızı işte bubekleyiş hasretiolarak bunlarakavuşma ümidi taşıyarak ele almak istedim. Bekleyiş demek ümit var olmak demektir. Ümidi kesmemekdemektir. Hani derler ya bir şarkı da “ bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam “diye. Bizde bu ümitle bekliyoruz. İnşallah toplumsal ve kişisel baz da bu bekleyiş hasreti ümitli yarınlara gebekalır. İsterseniz  okumaktan sıkılmazsanız  siz   değerli  okuyucularımla  insanın duygusal  güzelliklerini  taşıyan ve hiç ümitsiz olmamayı  anlatan bir  öyküyü  paylaşayım….

“ Genç bir adam ve elinde bir demet çiçek. Sahile koşarak geldi. Gözleri ile şöyle bir sahili gezindi, aradığını göremeyince de ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı… Elinde tuttuğu çiçekler sevgilisi içindi. Hep onun sevdiği ve istediği çiçekleri getirirdi… Bunlar kırmızı kan kırmızısı güllerden başka bir şey değildi. Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler. Buram buram sevgi kokuyor, aşk kokuyor ve en önemlisi özlem ve hasret kokuyordu bu güller. Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydi bu güller. Genç adam güllere baktı ve onlara mırıldanarak : “bakın dedi neden ağlıyorsunuz? Ben ne kadar mutluyum,  görmüyor musunuz? Dedi…  Genç adam gözünü ufuklara dikmiş ve hayal dünyasına dalmıştı. Az sonra sevgilisinin geleceğini hayal ediyor ve kalbi hızla atıyordu. Düşünmediği zaman yoktu onu. Ne zaman onu düşünse ve onunla buluşacağı anı hayal etse, sanki kalbi yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Yıllardır birbirlerini sevmelerine rağmen ikisi de sevgilerinden hiç bir şey kaybetmemişlerdi… Onları hiç bir şey ayıramazdı. Ne çektikleri hasret, ne yaşadıkları ayrılık, ne de ölüm… Genç adam bir ara saatine baktı. Çünkü sevdiği yine geç kalmıştı. Üstelik kendisinin bir huyu vardı. Ne zaman buluşmak isteseler mutlaka saatinden önce orada olurdu. Ondan önce gelir ve onu beklemeyi dahi bu şekilde seviyor ve hoşuna gidiyordu.Fakat sevdiği de bu geç kalma işini hep yapıyordu. Devamlı bu genç adamı bekletiyordu. İçinden herkesin bir kusuru vardır diye düşündü. Âmâ olsun dedi. Ben onu olduğu gibi seviyorum ya!(devam edecek)


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık