• 24 Nisan 2016, Pazar 11:20
NecatiDEMİR

Necati DEMİR

Tarihin Zorunluluğu mu Gerekliliği mi?

Hegelci tarih yorumu, bizi her ne kadar tarihin zorunluluğu yargısına götürürse de değil sosyal, fiziksel alanda bile zorunluluk kavramının esnetildiği günümüz bilim felsefelerinde tarih alanında zorunlu yasalardan söz etmek nostalji anlamında bir anlam ifade etmiş olsa da gerçeklik alanında bir kıymetinin olacağı kanısında değilim. Tarihin gerekliliği yargısına gelince; bunu dışlamanın, hesap dışı tutmanın bedeli ağır ödenir. Çünkü sıradan, basit, önemsiz denilen bir iş ya da durumun bile kendine özgü gerekleri olduğu dikkate alındığında, insanlığın hem geçmişi değerlendirip güne taşımada hem de geleceği öngörüp önceden belirleme işinde bize kıblenüma (pusula) görevi gören tarihin gereklerine elbette uyulmalıdır.   

            Tarih bize savaş ve çatışmaların adeta ruhunu önümüze sermekte, başarı ve başarısızlığın ilkelerini belirlemektedir. Her şeyden önce savaş neden çıkar? Rousseau’nun diliyle ifade edersek; “savaş iki kişinin bir şeyi istemesinden doğar”. Yani savaşın tarafları olan otoriteler ya da toplumlar yalnızca kendi/ler/ine yetecek olan nesne, varlık, insan, yurt parçası, hükümranlık ya da vergiyi istemeleri yüzünden savaşlar çıkmaktadır. Savaşanların güç yetiren tarafı hasmına bunları yasaklamaktadır. Güç yetirilemediği durumda uzlaşıp paylaşmış ya da her iki taraf tırsıp hak iddiasından vazgeçmiş görünürler.

Tarih, bize aklıselim ve kalbi selim düşünce ve tutumların, hak edilmeyenine uzanmamak gerektiğini, aksi takdirde Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunacağını bildirir.

Tarih bize, yine aklıselim ve kalbi selim bir tutumla tarihi coğrafyanın uzun yılları içinde milletlerin bazısına nadir olarak ilerleme, büyüme ve kalkınma fırsatları oluşturur. O zaman, toplum bunu iyi değerlendirirse ya da hazırlıklı girerse bu durumun lehine, aksi takdirde aleyhine döneceğini bildirir.

Böyle bir durumda ya kararlı bir irade sahibi yönetici kadro, ya da bu zamana kendini hazırlamış bir kitle ve kadronun bulunması elzem olmaktadır.

Tarih bize içinde yaşadığımız zamanın ruhunu iyi okumayı, toplumların genel eğilim ve taleplerinin hangi yönlere evrilebileceğini öngörmeyi, buna ilişkin plan, proje, tasarım ve ufuk belirlemeyi salık vermektedir. Çünkü bunlara ilişkin duyarlılığı olmayan toplumların onurlu yaşamak için ağır bedeller ödemesi kaçınılmaz hale gelecektir.

Tarih bize, büyümek ya da büyük olmak için asla ötekini kendi içimizden çıkarmamamız, iç içe yaşadığımız toplumsal grupları rakip addetmememiz gerektiğini, aksine büyüğe oynamak, dünyaya açılmak gerektiğini salık verir.([1]) Çünkü yurt içinde eşit olduğumuz kitlelere egemenlik kurmaya çalışılırsa iç savaş, komşulara egemenlik kurmaya çalışılırsa bölgesel savaş kaçınılmaz olur ki, bir ülkenin çatışma ve savaşı yurt içinde ya da sınırlarda kabullenmesi, galip gelinse bile ülkenin yıkımına neden olur. Bu nedenle büyük devletlerin savaşı, yurt içinde ya da sınırlarında yaptıkları görülmüş şey değildir. 

            Tarih bize, adını büyük yazdıran toplumların ne salt din, ne salt ırk, ne salt dil, ne de salt cihangirlik savaşlarıyla bunu başardıklarını kanıtlayamaz. Aksine, Kur’anın ruhuna uygun biçimde insanlık için bir fazilet davasıyla yola çıkanların iyilikle yâd edildiğini bildirir.([2]) Fazilet mücadelesi yapmadan, salt güç ve zorbalığa dayanarak toprak kazananların yengilerinde nice, zulüm, kan ve gözyaşı olduğundan iyilikle yâd edilemez. “Zulüm ile abat olanın sonunun berbat olacağı”, kaçınılmaz bir tarihi yazgıdır.

Yine tarih bize, fazilet bayrağı ile yükselen bazı toplumların, refah dönemlerinde başlangıçtaki fazilet iddiasından ayrıldıkları an kendilerine verilen nimetlerin tenzil edilerek geri alınacağını salık vermektedir.([3])

Yine tarih bize, ayrışmayla, küçülmeyle, bölünmeyle asla büyük olunamayacağını, huzurun, esenliğin ve bayındırlığın birleşmeyle, bütünleşmeyle ve kaynaşmayla mümkün olacağını bildirir. “Benim olsun küçük olsun” anlayışının hem toplumsal dinginliği törpüleyeceğini hem de nimetleri azaltıp külfetleri çoğaltacağını bildirir.       

 

 

Dipnotlar:

1- Hz. Ali’nin Medine’deki konumu yüzünden bir Harici hançeriyle genç yaşta şehadeti, Muaviye’nin talih eseri Şam’da bulunmakla Bizans’ın uç komşusu ve hasmı olmasıyla, kendisine ve nesline İslam İmparatorluğunun nasip olması düşünüldüğünde siyasi liderlerin istikballeriyle bulundukları coğrafi konumun doğrudan ilişkili olduğu görülür. Tarihi coğrafyanın konumu Muaviye ve taraftarlarını İlay-ı Kelimetullah davasına, Hz. Ali ve taraftarlarını da mezhep kavgaları ve iç savaşlara yönelmeleri için adeta bir yazgıya dönüşmüştür.  

2- Anadolu Selçuklu Devletinin Moğollar tarafından 1243 Kösedağ Savaşından sonra dağıtılıp küçük küçük Selçuklu Beyliklerine dönüştürülerek yaklaşık Osmanlıların son Anadolu Selçuklu Beyliği olan Dulkadirli Beyliğini ortadan kaldırdığı 1515 yılına kadar birbirlerini parçaladıkları, Osmanlı Beyliğinin ise konumu gereği Bizans ile komşu olup doğrudan küfrü hedef alması nedeniyle imparatorluğun nasip edildiği görülür.

3- Yükseliş döneminden sonra Osmanoğullarının fazilet bayrağını terk etmeleriyle 22 Milyon km. karelik imparatorluk topraklarında elli küsur devlet ya da devletçiğin kurulduğu ortadadır. 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık