• 12 Ocak 2018, Cuma 7:32
AliAKPINAR

Ali AKPINAR

Kibirlenmeden Yalnızca O’na Secde Etmeli!(1)

İnsanın karşısında iki model vardır: Melekler ve şeytanlar. Bir tarafta O’na teslim olmuş, O’na boyun eğen melekler. Öte tarafta O’na başkaldırmış, O’nu sorgulamış, O’na rest çekmiş, O’na başkaldırmış şeytanlar.

Ayet tespih emriyle başladı, ardından zikir emri geldi sonra secde emri. Zira tespih bilme ile başlar. Demek ki önce marifet gerekir, Yüce Allah’ı yaratıcı ve yönetici Rab olarak kabul etmek gerekir, O’nun terbiye eden, eğiten, yöneten olduğuna gönülden inanmak gerekir. Ardından dil gönlün tercümanı olmalı, inandığını söylemeli. Üçüncü olarak da organlar secdeye kapanarak gönül ve dilin söylediklerini ispat etmelidir. İman da kalpte kökleşip dil ile cihana ilan edilir, sonra da davranışlarla izhar edilir. Tıpkı bunun gibi önce tespih, sonra zikir, sonra secde; önce gönül-beyin, sonra dil, sonra davranışlar…

‘’Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.

Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler, O'nu tenzih ederler ve yalnız O'na secde ederler.’’ (Araf, 7/205-206)

Mushaf’ımızda yer alan, ilk secde ayetidir bu ayet. Ayetin bizlere söylemek istediği mesajları şöyle özetleyebiliriz:

O’nun olmalı, çünkü biz O’ndan geldik ve O’nun için varız. Bizim, olmamızı O diledi ve bizler var olduk. Varlığımızı O’nun sayesinde sürdürüyoruz. O’nun nimetleriyle hayattayız. Varlığımızı O’na borçluyuz. Bu yüzden O’na boyun eğmeliyiz, O’nun olmalı, ibadet ve taatımızı yalnızca O’na yapmalıyız.

Gönülden O’nun olmalıyız. O’nun sevgisini gönlümüze koymalı, gönül dünyamızı O yönetmeli. Kimleri hangi ölçüde sevip sevmeyeceğimizi O belirlemeli. Tüm ibadet ve taatlarımıza olduğu gibi, dualarımıza da gönlümüzü koymalıyız. Bilinçli bir şekilde gönülden O’na yakarmalıyız. Kabul olacağına inanarak O’ndan istemeliyiz. Bu meyanda Râzî şöyle der: İnsanın içinden yapmış olduğu zikirden, yalvarmaya, tazarrûya geçmesi, Mirac'tan inmeye; tazarrûdan zikre geçmesi ise,  Mirâc'a yükselmeye benzer.

Korku ve ümitle O’ndan istemeliyiz. Korku ve ümit arasında yaşamalıyız. Asla ümitsizliğe düşmemeliyiz, ama cennet bizim için garanti imiş gibi rehavete de kapılmamalıyız. Elbette Rabbimizin rahmeti gazabına baskındır. Cehennemin yedi kapısına karşılık, cennetin kapıları sekizdir. Ancak bu bizi tembelliğe, salih amelleri terk etmeye yahut ertelemeye sevk etmemelidir.

 Nitekim bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Şayet, müminin korkusu ve ümidi tartılacak olsaydı, onlar mutlaka denk gelir, eşit olurlardı." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, II,166)

 Biz bu dengeyi yalnızca dua ederken değil, hayatın diğer aşamalarında da devam ettirmeliyiz. Sözgelimi davet ettiğimiz azılı mücrim, müşrik bir kimsenin imana geleceği ümidini asla yitirmemeliyiz. Müslümanların geleceklerinin parlak olacağına dair ümidimizi de. Ne kadar günahkâr olursak olalım, bağışlanacağımıza ve dualarımızın kabul edileceğine dair ümidimizi de asla kaybetmemeliyiz.

Sabah akşam sürekli O’nu hatırlamalı ve O’nu anmalıyız. Beyin dünyamızı O şekillendirmeli. Beynimizi nerede kullanacağımızı O tayin etmeli. Dilimiz hep O’nu anmalı. Söylem dünyamızı O belirlemeli. Neleri söyleyip neleri söylemeyeceğimizi O’nun ölçüleri tespit etmeli.

Ayetteki zikirden maksat, namazdaki okumalar, dilimizin zikri ve her halükârda Yüce Allah’ı hatırda tutma ve asla O’ndan gafil olmama şeklinde anlaşılmıştır. (İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, III, 313)

Sabah akşam, gizli açık hep O’nun olmalı. Gönlümüz O’nun olmalı, beynimiz O’nun olmalı, söylem ve eylem dünyamızı O şekillendirmeli. Her zaman, her yerde ve her şartta marifetullah bilinci devam etmeli. Küçük ölüm olan uykudan hayata dönmemiz sebebiyle seher vakitlerinde zikretmeli, günümüzü kapatırken akşam vakitlerinde de O’nu hatırlamalı. Günü O’nunla başlatmalı ve O’nunla kapatmalıyız. O’nun adıyla başlayan günü, O’nun ölçüleri doğrultusunda yaşayarak kurtarmalıyız.

Bağırıp çağırmadan tevazuyla dua etmeli. O, bize çok yakındır, her zaman bizi işitir. Dolayısıyla O’na duada, O’nu zikirde aşırı bir şekilde bağırıp çağırmaya gerek yoktur.En büyük zikir olan Kur’an’ı okurken de aşırı bağırıp çağırmaya gerek yoktur. Ancak söylediklerimizin bizde tesir etmesi için, dudaklarımızı hiç kıpırdatmadan çok gizli bir şekilde aklımızdan geçirivermek de yeterli değildir.

Duamıza gönlümüz gibi, dilimiz, ağzımız ve dudaklarımız da katılmalı. Kimin huzurunda olduğumuzu, kimden istediğimizi ve ne dediğimizi bilmeliyiz. Nitekim bu konuda şöyle buyrulmuştur: “Namazında pek bağırma, sesini o kadar da kısma. İkisinin arası bir yol tut.” (İsra, 17/110) “Zekeriya, Rabbine gizlice niyaz ettiği zaman..." (Meryem, 19/3


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık