• 15 Ocak 2018, Pazartesi 8:50
AdnanGÖNÜL

Adnan GÖNÜL

Güzel Amel Sahibi Olmak

İnsan Her yerde ve her an ibadet hâlinde olabilir. Çünkü yeryüzünün her tarafı ibadet mekânıdır. Cennet, iman ehlinden olup ta güzel amel işleyen kimseler için hazırlanmış bulunan ahiret hayatının saadet yurdudur.    

Yaratılan her şeyin sahibi Cenâb-ı Hakk'tır. İnsanların sahip oldukları herşey de Allah'a aittir. Öyleyse kulun yapacağı vazife, üzerindeki nimetlerin farkında olup Mevlâ’mızın razı olacağı hâlde tasarrufta bulunmak ve cömert olmaktır.

Gerektiğinde nefsinden de ferâgat ederek dâimâ diğergâm bir ruhla şefkat ve rahmet tevzî eden Hak dostlarından Rabî Hazretleri’ne felç isâbet etmişti. Bir gün kapısına bir yoksul geldi. Rabî Hazretleri:                                                                                                                                         “–Ona bir şeker verin!” dedi. Çünkü kendisi şekeri çok severdi. “Sevdiklerinizden infâk etmedikçe birr’e (hayrın kemâline) eremezsiniz!..”(Âl-i İmran, 92) âyet-i kerîmesini böyle anlıyordu.

Rabî Hazretleri’nin ağrısı iyice artınca, canı tavuk eti istedi. Fakat kırk gün kendini tutup, tavuk eti yemedi. Bir gün hanımına:                                                                                                               “–Kırk gündür canım tavuk eti istiyor. Belki vazgeçebilirim diye kendimi tutmaya çalışıyorum.” dedi. Hanımı:                                                                                                                                                              “–Fesübhânallâh! Şu kendini yemekten alıkoyduğun şeye bak! Bunu Allah sana helâl kılmıştır!” dedi.

Rabî Hazretleri’nin hanımı hemen çarşıya gitti ve bir tavuk aldı. Tavuğu kesip kızarttı. Güzel de bir ekmek yaparak çeşitli katıklardan oluşan bir sofra hazırlayıp getirdi ve Rabî Hazretleri’nin önüne koydu. Tam o esnâda kapıya bir yoksul gelip:                                                              “–Allah rızâsı için bir sadaka verin ki Allah size bereket versin!” dedi. Bunun üzerine Rabî Hazretleri, tavuğu yemekten vazgeçerek hanımına:                                                                                   “–Al bu tavuğu, şu muhtâca ver!” dedi. Hanımı:                                                                                           “–Fesübhânallâh!” deyince Rabî Hazretleri:                                                                                                       “–Sana dediğimi yap!” dedi. Bu sefer hanımı:                                                                                             “–Bâri, onun için daha hayırlı olacak bir şey yap.” dedi. Rabî Hazretleri:                                                    “–Peki, ne yapayım?” diye sorunca, hanımı:                                                                                            “–Tavuğun parasını verelim, sen de arzuladığın tavuğu ye!” dedi. Rabî Hazretleri:                                         “–Gayet güzel bir teklif! Bu tavuğu alacak kadar bir para getir!” dedi. Hanımı parayı getirince de:                                                                                                                                                                  “–Şimdi parayı şu tavuğun yanına koy ve ikisini de o zâta ver!” dedi. Hanımı da hem parayı hem de tavuğu götürüp yoksula verdi.(1) 

Cömertliğin zirve noktası olan bu hâl, isâr faziletinden kaynaklanmakta olup, kendi imkânlarını Mevlâ’mızın rızasını kazanabilmek adına diğer bir din kardeşine verebilmektir.

Cenâb-ı Hak bu fazîleti âyet-i kerîmede ne güzel tarif ve taltîf eder:                                                “Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: «Biz sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir...”(2)            

Kul, samimi bir şekilde tövbe ve istiğfar ederek Rabbine yönelince, Allah'ın rahmet deryası coşar, o kulun, günahını yıkar ve temizler. Pişmanlık içinde olan bu kul’un gözünden akan bir damla pişmanlık yaşı üzerine, ilâhi rahmet yağmurlarını yağdırır, kalpteki çeri çöpü temizler, giderir.

İnsanoğlu neyin hayırlı ve neyin hakkında hayırsız olacağını bilmediği için daima nefsinden kaynaklanan dürtülerle hareket ederse Rabbine karşı isyânkâr bir kul haline gelebilir. Aslında insanoğluna verilen veya verilmeyenler, kendisinin içinde bulunduğu imtihandan dolayı  olduğunu düşünmelidir. Tabi böyle düşünenler, sabırlı ve tevekkül ehli insanlardır.

Yazımı, imanlı olarak ölme garantisi olduğu hâlde yinede Cenab-ı Mevlâ’ya duasına devam eden Hz. Yusuf '(a.s.)un şu duasıyla bitirmek istiyorum.

 "Rabbim, bana hükümranlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, dünya ve ahirette koruyucum Sensin. Beni Müslüman olarak öldür ve iyilere kat!"

Gönülden Muhabbetlerimle.

Dipnotlar:

1-Bursevî, Rûhu’l-Beyân, (Âl-i İmrân, 92.                                   

2-el-İnsân, 8-11.        

>


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık