);*} TÜRKLER (3)
  • 11 Ocak 2017, Çarşamba 7:42
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

TÜRKLER (3)

Türklerin o zaman bile bugünkü İslâm akidesine çok yakın bir inanca sa­hip oldukları, cennet ve cehen­neme,  dolayısıyla dirilişe inandıkları yeni yeni yapılan araştırmalarla ortaya çıkmak­tadır. Bunun en büyük delille­rinden biri de, Müslüman­larla temasa ge­çince, Abdülkerim Satukbuğra Han döneminde kitleler halinde, zorlanma­dan ve zorluk çı­karmadan Müslüman olmalarıdır.(1)

Put yapıp tapma hali hiçbir Türk boyunda görülmemiştir. Göktürklerden i’tibâren Türkler tek tanrıya inanıyorlardı. Hunlardan i’tibâren hâkimiyetin ilahi kaynaklı olduğu kabul edilmekle beraber, hakanlara herhangi bir sûrette ulûhiyet atfedilmemiştir.(2)

Tanrı tarafından Türk hakanlarına verilen görev, cihan hâkimiyetidir. Bu felsefe Orhun abidelerinde de dile getirilmektedir. Kızıl Elma bunun bir tezahürüdür. Bütün Türk devletlerinde aynı anlayış vardır. Meselâ Osmanlı sultanlarına “Halîfe-i ruy-i zemin” denirdi. (Yeryüzünün halîfesi, bütün dünya Müslümanlarının koruyucusu mânâsına) 

Bu halîfeler “Nizâm-ı âlem-i tedvirle” görevli idiler. Türkler bu anlayışta idi. Ama her şeye rağmen onlara “Zıllullahi fil âlem” tabiri kullanmalarına rağmen Allah’a bağlı yani kendilerinden üstün bir şeriat ve onun temsilcisi Şeyhülislâm olduğu kabul edilmiştir. Onun için; “İl gider töre kalır.” ve “Töre konuşur, hakan susar” denmiştir. Hakanlar bütün güçlerine rağmen önceleri Toy, sonraları Kurultay denen bir meclise danışarak iş yapmışlardır.(3)

Müslüman olduktan sonra büyüklü küçüklü birçok devlet kuran, İslâm’a en büyük hizmetleri yapan, İslâm dinini ve kültürünü benimseyip, hazmedip, ilmin, fennin ve tekniğin öncülüğünü yapan, İmam-ı Azam (699- 767) İmam Buharî (810-869)(4), Ahmed Yesevî (1093-1166),  Mevlânâ (1207 1273),  Keşşaf Tefsîrinin sâhibi Zemahşerî (1074 1144), Birunî (973-1048), Farabî (872-950) gibi içlerinden dünya çapında âlimler çıkaran, Ortaasya’yı dünyanın ilim ve irfan merkezi haline getiren Türkler, 13’üncü asırdan i’tibâren Moğol belâsı ile yüz yüze geldiler.

Moğollarla Türkler aynı bölgenin insanlarıdırlar, komşudurlar ama aynı soydan ve boydan değildirler.(5) Yani Türkler Moğol değildirler.(6) Bu iki boy târihin derinliklerinden i’tibâren birbirleri ile mücâdele halinde olmuşlardır. Cengiz Han’a (1162-1227) kadar üstünlük Türk boylarında ise de, Cengiz Handan i’tibâren üstünlük, birlik ve ittifak sağlayan, yani güç birliği yapan Moğollara geçmiştir. Mançurya ve Baykal Gölü etrafında yaşayan Moğollar, Cengiz Handan i’tibâren millet ve devlet olarak târih sahnesine çıkıp, Türklerin anayurtlarını da ellerinden alarak devamlı Batıya doğru akmaya başlarlar.

Moğol istilâsını gören Meşhur Târihçi İbnü’l Esir (1160-1233)  şöyle der: “...Kim bu büyük felâketin yazılmasını ve anlatılmasını kolay görebilir? Keşke anam beni doğurmasıydı, keşke bu büyük felâketten evvel ölüp gitseydim! Adım ve sanım unutulsaydı da bu olayla karşılaşmasaydım, böyle bir olayı yaşamasaydım... Cenâb-ı Allah Âdemi yarattığı günden bu güne kadar bu büyük felâketin benzeri görülmüş ve yaşanmış değildir.”(7)

Moğolların en büyük komutanlarından Hülagu Han’ın karısı Dokiz hatun ve komutanı Kitboğa Hıristiyan idiler. Bunun etkisiyle Moğollar istilâ ettikleri yerlerde Hıristiyanlara dokunmamışlar ama Müslümanlar Doğudan Moğolların, Batıdan da Haçlı Seferleri ile İslâm diyârına akan Hıristiyanların kıskacında kalmışlar ve çok zor dönemler yaşamışlardır.

Ama bu hususta şampiyonluk Moğolların olmuş ve târihçilerin değerlendirmelerine göre; Haçlıların 200 yılda vermedikleri zararı Moğollar birkaç yılda vermişlerdir.(8) Yine târihçilere göre Moğollar, İslâm âleminde özellikle Bağdat’ta Nazilerin 2. Dünya savaşında yaptıklarının kat be kat fazlasını yapmışlardır. Fakat Moğol ve Haçlı belâlarının def’i yine Türkler eliyle olmuştur.

 Moğollara Ayn Çâlût bölgesinde 1260 târihinde ilk yenilgiyi tattıran Mısırda kurulan bir Türk devleti olan Memlükler olmuştur. Haçlılara da ma’lum Osmanlılar geçit vermemiş ve neticede İstanbul’u fethederek, Viyana kapılarına kadar dayanıp onlara gereken dersi vermişlerdir.

 

Dipnotlar:

 

1-Geniş bilgi için bk: Emin Bilgiç, “Türklerin İslâmiyeti Kabulü ve Müdafaası”, Millî Kültür Dergisi 1977, sayı 8, s. 2.

2-Romalılar, Roma’daki İmparatoru Tanrının yer yüzündeki naibi (vekili) kabul eder ve ondan başka hiçbir kişiyi (başka imparatorları) imparator olarak görmezlerdi. Mustafa Daş, “Bizans’ın Düşüşü”, Yeditepe Yay. İst. 2006, s. 13.

3-N.Kösoğlu,“Türk Dünyası Târihi ve Medeniyeti Üzerine Düşünceler”,Ötük. Yay.Ank.1997,s.37.

4-Mücteba Uğur, “İmam Buharî”, TDV Yay. Ank. 2007, s.Önsöz.

5-Erhan Afyoncu, “Sorularla Osmanlı”, Yeditepe Yay. s. 4.

6-İsmail Hâmi Dânişmend,“Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu?”,Milli Ülkü Yay.Konya 1978,s.180.

7-Cüneyt Kanat-Devrim Burçak; “Sorularla Haçlı Seferleri”, Yeditepe Yay. İst. 2013, s.191.

8-Cüneyt Kanat-Devrim Burçak; “Sorularla Haçlı Seferleri”, Yeditepe Yay. İst. 2013, s.192,


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık