);*} Ramazan Fıkraları (2)
  • 08 Haziran 2018, Cuma 8:03
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Ramazan Fıkraları (2)

Eskiden bazı köylerin kadrolu imamı olmaz, halktan toplanan ücretle de­vamlı veya sadece ramazan ayına mahsus imam tutarlardı. Böyle bir köye varıp imam olmak için müracaat eden bir hocaya, Ahmet isimli muh­tar: “Ta­mam seni tutalım ama, bizim burada kabak bol yetişir. Benim oğ­landa aksine kabağı hiç yemez. İlk gün bu konuyu vaazda bir işleyiver” demiş.

Hoca ilk gün kabağın faziletinden, peygamber aşı olduğundan, çeşit çeşit faydalarının bulunduğundan bahsetmiş. İmamın yemeği her gün bir evden gelir ama ilk günkü vazı dinleyen köylüler: “Her halde hocamız kabağı çok seviyor” düşüncesiyle her gün iftarda sahurda kabak yemeği getirmeye baş­larlar.

Hoca sabreder, bir şey demez ama bayram sabahı salâ vermeye başlar:

Ahmet derler var bir kişi

Hakka yarar yoktur işi

Akşam sabah kabak aşı

Yenir mi Ya Resûlallah

* * * * * * * * * *

Nasrettin Hoca böyle bir ramazanda görev yeri bulabilmek için epey do­laşmış, her kapı yüzüne kapanmış, bütün camiler başkaları tarafından tutul­muş, biraz geç kaldığının farkında ama canı fena sıkkın. Bir köye varıp yine görev talep etmiş, köylüler demiş ki;

-Buranın bir ağası var, onunla görüş, zaten ücretini de o verir, söz on­dan kesilir, biz fakiriz bir şeye karışamayız.

Hoca ağayla görüşür ama, ağa gururlu, kibirli, lafazan, aynı zamanda (R) harfini çıkaramayan kekemelerden. Başlamış övünmeye; Ben şöyle zenginim, böyle varlıklıyım, şu evler, şu tarlalar, şu hayvanlar… benim. Hoca sormuş:

-Bunları nerden buldun? Yani mirasmı kaldı kendin mi kazandın? Ma­na­sına. Ağa:

-Bunları bana Yabbim verdi. Deyince Hocanın canı fena sıkılmış, za­ten can burnunda, ellerini semaya kaldırmış ve şöyle demiş:

-Oh olsun Allahım! İsmini bile doğru dürüst söyleyemeyen şu cahil­lere verdikçe verin, bizleri de onların huzurunda süründürün. Oh olsun!

Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin. En ücra yerlere va­rın­caya kadar kadrolar dağıtılmak suretiyle, bu anlayışta olan insanlara yüz suyu dökmekten, minnet ve mudane etmekten değerli meslektaşlarım kur­tuldu. Bunun zorluğunu eski dönemlerde, halkın verdiği ücretle imamlık yapanlar­dan sorup, dinleyip, bugünkü nimetin kadrini iyi takdir etmek ge­rek. Kıymetli meslektaşlarıma bunu hassaten tavsiye ederim.

* * * * * * * * * *

Mustafa Sabri Efendi Osmanlı’nın son Şeyhülislâmıdır. İttihat ve Te­rakki Fırkasının fikirlerine katılmadığı, muhalefet ettiği için canını zor kurtarmış Romanya’ya kaçmış, Oradan Yunanistan’da bir müddet ikamet etmiş, ölür­sem Yunan Kabristanına mı konacağım diye bin bir zorlukla vize alıp kendini Mısır’a atmış. Orada çok zor ve maddi bakımdan sıkıntılı günler geçirmiş. Oğlu İbrahim Bey’i bir Ermeni ayakkabı tamircisinin ya­nına çırak verip ve onun getirdiği haftalıkla kıt kanaat, tabir caizse her gün sanki oruç tutarak yaşamış. 

Tam o günlerde Hindistan lideri Gandi bağımsızlık çalışmalarını yü­rütü­yor. 40 kg. küçücük bir adam koca İngiltere imparatorluğunu sallıyor. Dünya­nın dikkatini Hindistan’a ve davasına çekebilmek için açlık grevi yapmaya karar veriyor ve tabi dünyada ve medyada aşırı bir ilgi, tabir ca­izse yer yerin­den oynuyor.

Bu duruma gören Mustafa Sabri Efendi: “Ey Allahım. Hinduların li­deri birkaç gün oruç tutacak diye dünya ayağa kalkıyor, Müslümanların Şeyhü­lislâmı her gün oruçlu kimsenin umurunda değil. Bu Müslümanların hali ne olacak?” demiş(1)

* * * * * * * * * *

Eskiden işsiz-güçsüz iki sahtekâr dolaşırlarken bir beldenin kadısının olmadığını duymuşlar ve “Buzlar Çözülmeden” isimli filmde olduğu gibi biri kadı, biri mübaşir olmuş ve halka epeyce zulüm yapmışlar, kendileri de bir şey bilmemekle beraber, bilir havasına girip bazı dini sorular sorar, bi­lemeyen köylüleri para cezasına çarptırarak soymuşlar soğana çevirmişler.

Bir gün gerçek kadı tayin olup gelince, iki sahtekârın yaptıklarına muttali olmuş ve bunlara:

-Sabah namazı kaç rekât diye  sormuş, bilemeyince dört rekât deyip, ta­banlarına dört değnek vurdurmuş. Öğle namazını sormuş, bilemeyince on rekât demiş, on değnek vurdurmuş ve bütün namazları bu şekilde sıradan geçirip rekâtları adedince sopa vurdurup, ahaliden aldıklarını da alıp iade ettikten sonra salıvermiş.

Sahtekârlar soluk soluğa kaçıp epeyce yol aldıktan sonra birisi:

-Yahu tabanlarım yanıyor. Biraz soluklanalım deyince, öbürü arkada­şını şöyle ikaz etmiş: 

-Ulen oyalanacak zaman değil, bir an önce burayı terk edelim. Allah yü­zümüze baktı da Teravih namazını unutturdu. Şimdi hatırlarda arkamız­dan adam gönderirse halimiz nice olur. O mübareğin rekâtları da bitmez!

Bu mizaçtaki insanlara, Diyarbakırlı Said Paşa’nın ibretli beyitlerini ha­tırlatalım: 

Sen usandırma eli, el de usandırmaz seni,

Hilekârlık eyleme, kimse dolandırmaz seni

Dest-i âdâdan soğuk su içme kandırmaz seni

Korkma düşmandan ki âteş olsa yandırmaz seni

Müstakım ol ki Hazreti Allah utandırmaz seni

Dipnot:

1- “Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar-2”, M. Ertuğrul Düzdağ, s.98-211.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık