• 29 Nisan 2017, Cumartesi 8:39
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

OSMANLILARIN ÇALIŞKANLIKLARI, HIZLARI, AZİMLERİ (3)

Osmanlı diyârında İngiliz elçisinin hanımı olan ve gördüklerini dostlarına mektuplarla bildiren Lady Montagu’da “Türkiye Mektupları” ismiyle Türkçeye de çevrilen kitabında Osmanlıdaki sürat ve intikale dikkat çeker ve takdirlerini bildirir. Târihçiler yaptıkları araştırmalar neticesi şöyle bir kıyas ortaya koyarlar: Kanûnî İstanbul’dan 100 bin kişilik bir orduyu çıkarır ve 1500 km. uzaktaki Mohaç Ovasına 128 günde varır.

Aynı Mohaç Ovasına Budapeşte’den 170 km. mesafeyi Macar ordusu 38 günde almıştır. Bu süratle eğer; Macar ordusu İstanbul’dan çıkıp Mohaç’a gelmiş olsaydı Osmanlının 128 günde aldığı yolu, tam 350 günde alırdı.(1) Postel ve Fairfax Downey gibi ecnebi ilim adamları da; “Hıristiyan askerlerin 3 gün, 3 gecede aldıkları yolu Türk askerleri bir gecede alır”(2) diye yazmaktadırlar.

Son Zamanlardaki Atâletleri (Tembellikleri) :

“Tembel Araplar” diye şüyu bulmuş bir söz var. Fakat İslâm’ın zuhuru esnasında Müslümanların gösterdiği performansı, cevvâliyeti, çok kısa za­manda çok büyük işler yapıp, yarım asırlık bir dönemde bir ucu Atlas Okya­nusunda, bir ucu Çin’de büyük bir İslâm devleti kuranlarda bu Araplardı. Demek ki onlara bu ivmeyi kazandıran, bu aksiyonu, bu kudreti bahşe­den İslâm idi. Türklerde İslâm’la müşerref olduktan kısa zaman sonra Ortaasya bozkırlarından Akdeniz sahillerine ulaşmışlardır. Osmanlının ilk zamanları da yani İslâm’ı hakkıyla yaşadıkları dönemlerde neler yaptıklarını kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ne zaman ki dinî ve millî duyguları zayıfladı, işte ondan sonra Avrupa’nın kepâzesi olmaya mahkûm oldular.

İslâm tembellik ve atâlet dini değildir. Bunun için ruhban sınıfı (bedava­dan geçinen sınıf) yoktur. Halk tembelliğe alışmasın diye hanlarda, misâfirha­nelerde üç günde fazla bedava kalmama şartını getirmişler.(3) Fakirlere be­dava para ve erzak vermeyip az işe çok para vererek yani bir yerde tembelliğe meylettirmeyip elinin emeğini aldığı kanaati uyandırarak yardım eden dedele­rimiz, çalışmaları ve gayretleri ile dünyayı kendilerine hayran bırakan Os­manlı’nın torunlarının ne hale geldiklerine birkaç misal verip bu konuyu da sonlandıralım: 

Mesai mefhumu sulandırılmış, eskiden sabah namazından sonra başlayan çalışmalar, öğleye doğru başlamış. Hele ramazanlarda memurlar iş yerlerine birkaç saat uğramakla iktifa etmişler.(4) Osmanlının en kritik dönemleri olan Balkan Savaşı günlerinde savaş muhabiri olarak İstanbul ve cephelerde bulu­nan İngiliz gazeteci Bartlett, hayretini gizleyemiyor ve şöyle diyor: “Müslü­manlar târihlerinin en büyük krizinde iken (Balkan harbi günleri) başta Sadrâzam olmak üzere devlet yetkililerinin mesaiye saat ikide gelmeleri tam Türklere mahsus bir tavır.”(5)   

1856 yıllarında çalışma temposunu ve durgunluğunu Fontmağne şöyle dile getirir: “Bir Fransız bahçıvanın bir günde yaptığını Osmanlıda 6 kişi zor yapar.”(6) 

Sultan Abdülhamid döneminde Selanik Vâlisi olan Hasan Fehmi Paşa bir gün habersiz daireleri teftişe gider nereye varsa kimse kalmamış hepsi erken­den gitmiş. Bir büroya varınca bir kişinin içerde olduğunu ama uyuduğunu görünce yanındaki yaveri uyandırmaya kalkar paşa “uyandırma uyanırsa o da gider!..” demiş.

Devletin 1966’da Erzurum Hınıs depreminde evi yıkılanlara verilmek üzere yaptırmaya başlattığı evlerin, 33 yıl aradan sonra, 15. 6. 1999 târihinde sahiplerine teslim edebildi­ğini Milliyet Gazetesi haber yapmıştır.(7)

26 senede yapılan ve bitmeden bazı yerleri tamir edilmeye başlanan Ko­catepe Câmiine mukâbil,  Sinan'ın o en muazzam eserlerinin bile 7 seneden fazla sürmediğini tefekkür etmek her halde bize bir kanaat verir.

Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarına katılıp hatıralarını yazan İsmail Hakkı Sunata şöyle bir kayıt düşer: Doğuda bazı şehirlerimiz Rus işgaline uğramış, birkaç sene kalmışlar, bu müddet zarfında adamlar yol, köprü, kışla, tren yolu gibi birçok şeyler yapmış, daha sonra bizim askerler varmış oraları Ruslardan geri almışlar. Halktan bazıları “keşke Ruslar biraz daha kalsalar da şu şu işlerimizde görülse, eksiklerimiz de yapılsa” derlermiş!..(8) İbret ki ne ibret. 

Dipnotlar:

1- Yavuz Bülend Bâkıler’in hazırladığı “Türk İzleri” CD si No 6.

2- Yılmaz Öztuna, “Büyük Türkiye Târihi”, Ötüken Yay. 1977, c. 9, s. 326.

3- Ogier Ghiselin De Busbecq,“Türkiye'yi Böyle Gördüm”,Terc.1001 Temel Eser,Târihsiz, s. 28.

4- Ahmed Kemal Üçok, “Görüp İşittiklerim”, Okuyan Adam yay. Ank. 2002, s. 474.

5- Ellis Ashmead Bartlett, “Türklerin Rumeli’ye Vedası” İz Yay. İst. 2012, s. 29.      

6- La Baronne Durand De Fontmagne, a. g. e. s. 96.

7- Milliyet Gazetesi, 16. 06. 1999. 

8- İ. Hakkı Sunata, “Geliboludan Kafkaslara”, İş Bankası Yay. 2005, s. 469. 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık