• 23 Ocak 2018, Salı 7:19
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

OSMANLI VE TARİH DÜŞMANLIĞIMIZ (2)

Madem geçmişi beğenmiyorsu­nuz, yıkın kendiniz yapın, hayır o zor iş ama gasp etmek çok kolay.(1) Gaspın cezası günümüzde bile çok ağır. Nâmık Kemal’in “köpektir zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten” dediği gibi, bu yağcıları, bu gaspçıları da târihin ve Türk milletinin gönlünde idama mahkûm olmuş ve bugün isimleri rahmetle değil, lanetle anılmaktadır. 

Bu kanundan sonra tuğralar kazınmış, okul ve müessese isimleri kaldı­rılmış, kaldırılamayanlar kırılmış, buda mümkün değilse üstü alçılarla sıvan­mış, kale ve kışla isimleri tahrip edilmiş, Osmanlıca yazıların bulunduğu me­zar taşları bile kırılmış, hak ile yeksan edilmiştir. Câmiler, tekkeler, türbeler, çeşmeler, hanlar, hamamlar, hastaneler, darülacezeler, kitaplar, kütüphâne­ler…(2) Kısaca Osmanlı adına ne varsa yakılmış, yıkılmış, satılmış, özel mülkiyete geçirilmiş, maksatları dışında, hattâ birçok vakıf maksatlarına zıt, çok süfli işlerde kullanılmıştır.(3)  

Rahmetli Münevver Ayaşlı bir eserinde bu hususu söyle dile getirir: “1925 senesinde türbelere kilit vurulmuş ve harabiyete terk edilmiş. Türbe­darlar yalvarmışlar “Biz para pul istemeyiz, bırakınız, yine türbeye hizmet etmeye, bakmaya, temizlemeye devam edelim” demişler ama “Yok olmaz” diyerek bunları kovmuşlar. Türbedeki paha biçilmez, ceylan derisi üzerine yazılmış Kur’anlar, halılar, seccadeler, levhalar, ameleler tarafından kürek­lerle kamyonlara doldurulmuş ve müzelere götürülmüşler. Giderken kam­yonlardan Kur’anlar, kıymetli eşyalar hep sokaklara dökülmüşler, millet toplamış…”(4)

 Bununlada yetinilmemiş, türbeler ziyaretlere de kapatılmış, gelen insanlara abûs çehre ile görevliler yasak olduğunu söylemişler. Babası ile İstanbul’a vize almaya gelen ve kitabımızda sık sık zikri cemili geçen Ali Ulvi Kurucu, Fâtih’in türbesini “yasak” diye ziyaret ettirmediklerini yazar.(5)

Necip Fâzıl Kısakürek, çıkardığı Büyükdoğu gazetesinin baş tarafında logo olarak Osmanlı armasını kullandığı için Os­manlı reklâmı ve rejim düş­manlığı yaptığı gerekçesiyle mahke­meye verilmiş. Şâir müdafaasında “Eğer dedelerimizin armasını kullanmak rejim düşmanlığı ise, bunun en büyüğünü sizler yapı­yorsunuz. Çünkü belki farkında değilsiniz ama icrayı faaliyet yaptı­ğınız bu târihî binanın kapısı üzerinde de eski yazı ve tuğ­ralar var” deyince, kısa bir müddet sonra onlarda kazınıp kay­bedilmiş.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinin meşhur Millî Eğitim Bakanlarından Hamdullah Suphi Tanrıöver; bu utanılacak işlerin yeni rejimin oturması için, eski dönemin karartılması gerektiğinden dolayı yapıldığını itiraf etmiş ama bunlar karartmamışlar, katletmişlerdir.(6)

Solcu kimliği ile tanınan Kemal Tahir, uzun yıllar süren Osmanlı araş­tırmalarından sonra kendisine empoze edilen târih ile kendi araştırmaları neti­cesi öğrendiklerini karşılaştırınca şu çok önemli değerlendirmeyi yapıyor: “Târihi çalınmış bir milletin çocuklarıyız. Câmi avlusunda bulunmuş çocuk şuursuzluğu içinde çırpınıyoruz.”

Meşhur târihçi Bernard Lewis târihin önemini şu sözleri ile dile getir­miştir: “Bir milletin imhası, nesillerini mâzisinden, târihinden ve bilhassa millî ve manevî değerlerinden koparmakla mümkün olur.”(7)

Avrupa Roma’yı yakan Neron’a, Engizisyon mahkemelerinde 300 bin’i diri diri yakmak veya toprağa gömmek sûretiyle çoğu ilim adamı milyonlarca insanı işkencelerle öldürten papa ve papazlara, mezhep ayrılığı yüzünden bir gecede on binlerce Protestan’ın öldürüldüğü Saint Barthelemy katliamlarını gerçekleştirenlere, açlıktan ölen insanlar için “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyecek kadar halkının dertlerine yabancılaşan Mari Antuanete, çı­kardığı savaşlarda 5 milyon kişinin ölümüne sebep olan ve ayak bağı olma­sınlar diye kendi yaralılarını zehirli iğnelerle öldürten Napolyon’a, milyonla­rın ölümüne sebep olan Hitler, Mao, Lenin, Stalin gibi zâlimlere geriye dönüp sövmekle vakit geçirmiyor.

Devamlı ileri atılıyor, koşuyor, yarışta geri kal­mamak için ne gerekirse yapıyor. Batılı bu zaman marato­nunda ipi göğüsle­menin azmi ve heyecanı içinde iken biz, durup geri dönmüşüz ve bir asırlık bir zaman dilimini ecdâdımızı kötülemekle, onlara sövmekle, onlara iftiralar atmakla harcamışız.

Dipnotlar:

1-M. Uğur Derman, “Ömrümün Bereketi”, Kubbealtı Yay. İst. 2013, s. 331.

2-Dursun Gürlek, “Kültür Dünyamızdan Manzaralar”, Kubbealtı Yay. İst. 2010, s. 63. Ecdâd türbeleri yıllarca kapalı ve bakımsız kalmışlardır, s. 68. 

3-Osman Öndeş, “Vurun Osmanlıya”, Timaş Yay. İst. 2012, s.148.

4-Münevver Ayaşlı, “Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru”, Timaş Yay. İst. 2003, s. 176.

5-Ali Ulvi Kurucu, “Hatıralar-4”, M. Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yay. 2014, İst. s. 188.

6-İbrahim Refik, “Târih Şuuruna Doğru-3”, Albatros Yay. İst. 2001, s. 111.

7-Tekin Kılıç, “Osmanlıdan Torunlarına Hayat Düstûrları”, Gelenek Yay. İst. 2011, s. 46.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık