);*} KAHVE VE KAHVEHANELER (2)
  • 19 Eylül 2018, Çarşamba 8:37
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

KAHVE VE KAHVEHANELER (2)

Osmanlıda bozulma dönemleri hariç, kahvehaneler özellikle “Semai Kahvehaneleri” denen mekânlar kültür yuvaları duru­munda imiş.(1)

Meddahlar dinlenir, Karagöz ve Hacivat oyunları güldürür, kahramanlık destanları anlatılır, fıkra ve nükte ustaları marifet­lerini sergiler, kassaslar (kıssa anlatanlar) icrayı sanat ederler, Peygamberimizin hayat hikâyesi ve İslâm Tarihinin olayları biraz da mübalağandırılarak, içine Şia şerbetleri katı­larak anla­tılır, şairler şiirlerini, saz ve söz ustaları marifetlerini sergilerdi.

Radyo, televizyon, gazete, atari ve internet gibi insanları oyala­yacak şeyler olmadığı için, buralar gerçekten toplantı yerleri, haber kaynakları, kültür me­kânları, millî tarih, örf ve adetlerin tevarüs edildiği meclisler idi.

Daha sonra bu kültür mekânları yozlaşmış, tembeller tek­kesi olmuş, dö­vüşlerin kavgaların yapıldığı, yasak şeylerin sa­tıldığı, zararlı şeylerin yayıl­dığı… Mekânlar olmuş ve bazı dö­nemlerde yasaklanıp kapatılmışlardır.(2)

 Balıkhane Nazırı Ali Rıza Paşa’nın kaleme aldığı “Bir Zamanlar İstanbul” isimli ki­tapta buralarla ilgili çok güzel bilgiler verilmektedir.(3)

Bir zamanlar kahvehanelerin isimleri “Kıraathane” olmuş ama, ismiyle müsemma olmamış, “okuma odası” manasına ge­len Kıraathane ile hiç alakası olmamış; içki, kumar, tavla, kağıt, okey ve benzeri insan ömrünü boşa harca­yan yerlere dönüş­müştür.

 Hürriyet Gazetesinde çıkan şu haber bu işin ne kadar korkunç boyutlara vardığının delilidir: Türkiye’de (Her çeşit okul dâhil): top­lam okul sayısı 58. 268’dir. Kahve sayısı ise 570. 000’dir. 67. 319 kişiye bir kütüphane düştüğü halde, 97 kişiye bir kahvehane düşmektedir"(4) Bunların şimdiki adı ise İnternet Cafelerdir.

Osmanlının son dönemlerinde, Ülkemizi ziyarete gelen ABD’li bazı ilim adamları, kahvelerde boş boş oturup tespih çeken adamları görünce, bu insan­ların ne yaptıklarını yanların­daki rehbere sormuşlar, uyanık rehber; “biz Türk milleti savaşçı bir milletiz bunlar boş zamanlarında tetik çekme talimleri yapı­yorlar” diye cevap vermiş.

O dönemde İstanbul evlerinin ahşap olması, tiryakilerin çıkardığı yan­gınların söndürülemeyip binlerce evin kül olması, fakir fukarının evsiz kalması, ayrıca kahvehanelerin tembellerin toplantı yeri olması, fitne fücur ve rejim aleyhine infiallerin oralarda tezgahlanması gibi birçok bebepten dolayı Sultan 4’üncü Murat, kahveyi, tütünü ve içkiyi yasaklamış, yasağa uymayanlara idam gibi en ağır cezalar uy­gulamaya başlamış ve piyasayı kontrol için bir gün teb­dil-i kıya­fet edip şehrin kenarlarında dolaşmaya başlamış.

 Görmüş ki bir gu­rup tenha bir yerde demleniyor, içki, tütün, kahve gırla gidi­yor, bunu da davet etmişler, o da iştirak etmiş ve padişahın ya­saklarından, cezalarından korkup korkmadıklarını sormuş, onlar dumanlı kafaya atıp tutmuşlar ama birisi şüp­helenmiş ve “yiği­dim nerde ikamet edersin?” diye sormuş. “Top­kapı’da” demiş. “İsmini bağışla” deyince; “Murat” demiş. Adamların tüyleri diken diken olmuş ve hayretler içinde; “Sultanı da var mı?” demiş, “evet” deyince; “arkadaşlar buyurun cenaze namazına” demiş ve bu söz tarihe geç­miş,  hâlâ dillerde dolaşmaktadır. 

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur” diye atasözleri de söylenmiştir. Tarihte bunun örnekleri de birçok defalar görül­müş. Adamın birisi bir kahve­hanede tanımadığı bir Rum’a bir fincan kahve ikram ediyor. Rum isyanlarında o zat Rumların eline esir düşmüş, kahve içen kişi bunu tanıyıp ölümden kurtar­mış.(5) Peygamberimiz; “İnsanlar (kalpler) kendilerine iyilik edenleri sevmeye meyilli yaratılmışlardır.” Buyurmuştur.

Rivayete göre benim ilçem olan Çumra cay bahçesinde za­yıf, nahif, sinir küpü bir çaycı varmış, çabuk kızar ve kızdı mı kimseyi tanımaz sövermiş. Durumu bilen ilçenin bürokratları mesaiden sonra gelir oraya oturur, her biri ayrı ayrı, şekerli kahve, şekersiz kahve, az şekerli, çok şekerli, yandan çarklı, hafif şekerli… kahve isterler, adam siparişleri alıp ocağın başına gidince de birini gönderip ne diyeceğini merak ederlermiş.

Ocakçı da hem kahveleri pişi­rir, hem de; “az şekerli tamam, çok şekerli ve orta kahve tamam da, hay nele­rini ne yaptığımlar, hafif şekerli nasıl olacak, yandan çarklı ne demek” diye basar­mış küfürü.

Birde size dünyanın en pahalı kahvesi haberini bir gazete­den aktarıp sözü bitirelim:

 “Kedi Dışkısı Kahvesi Türkiye’ye de geldi ve içilmeye başlandı. Kilosu 10 bin lira, bir fincanı 66 Tl. olan ve Endo­nezya taraflarında yabani Hind kedilerinin yutup midesinde bazı bakterileri alıp fermantasyona tabi olan ve erimeden çıkan kahveyi yerliler toplayıp satıyorlar.  Ve bu da en yüksek   fi­yattan içiliyor.”(6)

Dipnotlar:

1-İbrahim Refik, “Köklerden Göklere”, Albatros Yay. 3. Bas. 2001, s. 143.

2-Nevzat Kösoğlu, a. g. e. s.459,

3-Bakılhane Nazırı Ali Rıza Bey, a. g. e. s.  34.

4-Hürriyet Gazetesi, 21.10.l989.

5-Avni Arslan-Ziya Demirel, “Osmanlı Tarihinden İlginç Hikâye ve Anekdotlar”, Akçağ Yay. Ank. 2010, s.196.

6-16. 11. 2008 Shov Tv. Akşam 19 haberleri.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık