);*} Hânedan Mensuplarının Çektikleri Sıkıntılar (5)
  • 30 Eylül 2017, Cumartesi 8:48
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Hânedan Mensuplarının Çektikleri Sıkıntılar (5)

Sultan Vahdeddin’in kızı Sabiha Sultan ile son halîfe Abdülmecid Efen­dinin oğlu Ömer Faruk Efendinin evliliklerinden 1921 de Neslişah Sultan doğmuş, henüz 3 yaşında iken sürgün edilmiş, çocukluk ve gençlik yılları Fransa’nın Nice şehrinde çileler içinde geçmiş, daha sonra Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşanın oğlu Prens Muhammed ile evlenmiş, Nasır Mısırda ihtilal ya­pınca mallarına el konup ev hapsine alınmışlar, mahkeme edilip suçsuz bulu­nunca serbest kalmışlar ve tekrar Fransa’ya gitmişlerdir.

39 yıl aradan sonra Türk vatandaşlığına müracaat etmiş, kabul edilmiş ve “Osmanoğlu” soyadını almıştır. Türk vatandaşlığına gireceğinde dedeleri olan Sultan Vahdeddin ve Halîfe Abdülmecid efendilerin dini neydi? Diye sorulmuş, kadın sitem edince, sert bir eda ile “formalite böyle biz sorarız sende cevap vereceksin” demiş­ler.(1) Formaliteci bir millet olduğumuz için Müslümanların halîfesi olan insan­ların “dini neydi?” diye sormaktan geri durmamışız.

Bunlardan Sultan Abdülaziz’in torunu Mahmud Şevket Efendi sınır dışı edilince Mısırda bulunan halası Nermin Sultan’ın yanına sığınır. Aileler bölü­nüp parçalandığı için bir müddet sonra kızının İsviçre’de hastalandığını ve hastanede yattığını öğrenir ve yanına gitmek ister ama Mısır yetkilileri “Haymatios” yani vatansız olup ellerinde normal bir pasaport olmayınca çıkış izni vermezler.

Kendisine yardımcı olmaları için Türk Sefaretine gider ama bin bir hakaretle kapı dışarı edilir. Bir müddet sonra o günkü Mısır Diktatörü Nasır bu şehzâdeden pirelenmeye başlar ve derhal Mısırdan ayrılmasını ister. İster ama Elinde pasaportu yok, pasaportsuzda hiçbir devlet kabul etmez fakat bu en dar gününde Fransız elçisinden bir davet gelir gidip görüştüğünde, son derece nazik bir üslûbla eline Fransız pasaportu uzatılır.

 Mahmud Şevket Efendi son derece memnun ve mahsus olur, gözleri dolar ve hayretler içinde bu jestlerinin sebebini sorar, Elçi şöyle açıklar: “Sizin büyük ceddiniz Kanûnî zamanında bize o iyilikleri yapmasaydı, bugün Fransa diye bir devlet olma­yabilirdi.” (2) Ne ibretli bir olay. Biz bu hânedana bir defa iyiliğini gören gayri Müslimler kadar bile vefâkâr ve kadirşinas davranamamışız.

Sultan 5. Murad’ın torunlarından Ali Vasıb Efendi yaşadıkları vatan has­retini, Hürriyet Gazetesinin Londra muhabiri Doğan Uluç Bey’le yaptığı rö­portajda şöyle dile getirir: “İskenderiye’(den, Hayfa’dan Denizcilik Bankası­nın şilepleriyle Akdeniz gezilerine çıkarım. Maksadım gezmek değil. Gemiler Türk limanlarına da uğruyor. Türk yolcularla konuşurum, limanlara yanaştı­ğımızda, toprağına basmamın yasaklandığı vatanımı güverteden dahi seyret­mek, kor gibi yanan yüreğime ferahlık verir… Gurbeti, vatansızlığı anlaya­mazsınız. Hepimizin evinde Türk toprağı vardı. Yıllarca başucumda Çamlıca toprağı ile yattım. Çocuklarım Türkiye’de büyüsün, Türkiye’de evlensin, Tür­kiye’de yaşasın diye her işi denedim. Hamallık yaptım, yağlıboya tablosu sattım. İzin çıkınca koşarak geldik…”(3)

Sultan 5. Murad’ın torunu Nelüfer Sultan çektikleri yokluktan kurtulmak için bir Hint mihracesinin oğlu ile 15 yaşında evlenmiş, kendi tabiriyle “orta­çağ şartlarında 15 yıl evli kalmış” daha sonra boşanıp tekrar Paris’e gelmiş, vatan hasretinden yanlarında devamlı Anadolu toprağı taşımışlar, son zaman­larında yokluk ve sefâletten hastalanmış Paris’te bir hastaneye kaldırmışlar, öyle zayıflamış ve değişmiş ki, hastane görevlileri acıdıkları için, kendini görmesin diye oradaki bütün aynaları kaldırmışlar.(4)

Son dönem Pâdişahlarından Mehmed Reşad’ın oğlu Şehzâde Ömer Hilmi Efendinin kızı Mukbile Sultan da başından geçen acıklı olayları şöyle anlatır: “Söğütten elde kılıçla çıkıp, Viyana’ya kadar gidenlerin torunlarıydık. Tür­kiye’nin fenalığını nasıl düşünürdük? Ama memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra, bir gecede kovuldu. Diş değiştirirken kovuldum, saçlarıma ak düştü­ğünde dönebildim.”(5) 

Sultan Reşad’ın torunu olan Emel hanım 1925’te bir yaşındadır. Çanak­kale gazisi olan babası onu da yanına alır ve Türkiye’ye girmek isterler ama bu bir yaşındaki çocuğu Hânedan mensubu diye almazlar ve üç gün gümrükte bekletirler ondan sonra alırlar.(6)

Ali Ulvi Kurucu rahmetli Balkan kökenli arkadaşı Ali Yakup Efendi ve Mustafa Runyun Efendilerle sık sık Mısırda bin bir çile ve meşakkat içinde yaşayan hânedan mensuplarını ziyarete giderlermiş. Hatıralarında bunlardan çok bahseder.

 

Dipnotlar:

1-Murat Bardakçı, “Son Osmanlılar”, İnkılâp Yay. İst. 2008, s. 61, 77.

2-İbrahim Refik, “Sohbet Tadında Târih”, Albatros Yay. İst. 2005, s. 202.

3-İbrahim Refik, “Sohbet Tadında Târih”, Albatros Yay. İst. 2005, s. 204.

4-Murat Bardakçı, “Son Osmanlılar”, İnkılâp Yay. İst. 2008, s. 110.

5-İbrahim Refik, “Sohbet Tadında Târih”, Albatros Yay. İst. 2005, s. 205.

6-Murat Bardakçı, “Son Osmanlılar”, İnkılâp Yay. İst. 2008, s. 116.

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık