);*} Gerçek Âşık Nasıl Olur
  • 16 Şubat 2019, Cumartesi 8:48
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Gerçek Âşık Nasıl Olur

Bu hususta terennüm edilen binlerce beyitlerden ben birkaç tanesini ör­nek olması bakımından vereceğim:

Meta-ı dehr-i fânî nâ-sezadır ehl-i tecrîde

Ölürsen de şehîd-i aşk olup Rûhî kefenden geç

“Şu Fani âlemin malı mülkü, senin gibi tecrit ehli (dün­yayı terk etmiş, evlenmemiş) bir kişi için uygun de­ğildir. Ey Ruhi ölürsen de aşk şehidi olarak öl ve kefen­den vaz geç”

Bağdatlı Ruhi, bu beytinde aşk şehidi olmayı temenni et­miş, duası kabul olmuş ki; Sultan ll. Abdülhamid’in Ja­ponya’ya gönderdiği Ertuğrul Firkatey­ninde gitmiş ve şehit olup kefen­lenmeden gömülmüştür. Fakat işin garibi şâir so­nunu yıllar öncesinden sanki görmüş ki, bu ve ben­zeri beyit­ler söylemiş­tir.(1)

Yoluna cânâ revân etsem  gerek cânım dedim

Yüzüme bin hışım ile bakdı dedi cânın mı var

Zâtî: sevgilisine: “senin yoluna canımı feda edeyim, he­lal olsun, ölsem önemli değil” diyor ama gaf yapıyor ve sev­gilisi: “demek hem sana âşıkım diyorsun, hem de  hâlâ can taşıyorsun, aşkın uğruna o candan çoktan vazgeç­men gerek idi” diye şairi kahreden bir bakışla gönlünü dağlı­yor.

Gel gel beru ki savm u salâtın kazası var

Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazası yok

                                                           Nesîmî

İlâhî aşk sarhoşluğu ile söylediği enteresan beyitleri, ham ervah denen, aşkla, muhabbetle, sevgi ve gönülle… pek ilgi ve alâkası olmayan insanlar tarafından anlaşıl­mamış, yanlış yo­rumlanmış, münkir ve mülhidlikle (kâ­fir­likle)  suç­lanmış ve zahir ulemasının fetvası gereği, diri diri derisi yü­zülmek sure­tiyle idam edilmiştir. Sevgilisi için böyle diyor: “Gel yanıma muhabbet edelim, hasret giderelim, zamanı boşa geçirmeyip değerlendirelim, oru­cun ve namazın kazası olur ama, sensiz geçen zamanın kazası olmaz, o fırsatı bir daha yakalayamam”

Yenişehirli Avnî, bu ilâhî aşk sarhoşluğunun insana ne­ler yaptırabilece­ğini şöyle dile getirmiş:

Mecnûn ki “lâ ilâhe illâ” der idi

Teklif-i şuûr eyleseler “lâ” der idi

Ol mertebe Leylâsına meftûn idi kim

“Mevlâ” diyecek yerde de “Leylâ” der idi

Şeyhülislâm Yahya Efendi, aşk dünyasının sefasın­dan ce­fasının çok ol­duğunu, bu sahada at koşturmaya gelenlerin bunu peşin kabul ederek gelmele­rini tavsiye ederek şöyle di­yor:

Bir dilrübâya düşdü gönül mübtelâsı çok (2)

Aşkın safâsı yok değil amma cefası çok

Başka bir şairde şu tembih ve tavsiyede bulunuyor. Âşık bu sahanın ne tehlikeli, ne cefalı bir dünya olduğunu bilerek gelsin ve aşka müptela olduktan sonra duçar ola­cağı cevir ve cefadan dolayı ağlarken, sırrını faş etmesin, kim­seye belli etmesin hatta ağladığını ağlayan gözünden bile gizlesin diyor ve şöyle teren­nüm ediyor:

Sırrını âşık olan şöyle nihân etsin kim

Duymasın ağladığın dîde-i giryânı bile

Bu acıyı, yani aşk acısını sineye çekip, kimseye du­yur­ma­mak, belli et­memek, ser verip sır vermemek, sırrı fâş et­memek de bir marifettir. Leyla’ya sen mi büyüksün, Mecnun mu diye sormuşlar, “ben” demiş. “Çünkü ben aşkımı içime attım acısına sabrettim kimseye söyleme­dim, o ise herkese faş etti.” demiş.(3)

Hayatta iken sevgilisine kavuşup bir türlü hasret gi­de­reme­yen Celilî, şöyle vasiyet ediyor:

Öldükten bu ben hasteyi eşk ile yusunlar

Cânâne güzâr ettiği yollarda kosunlar

“Devasız bir aşk hastası olan beni, öldüğüm zaman göz­yaşı ile yıksınlar ve sevgilinin geçtiği yolların kena­rında bir yere defnetsinler”

Şâir Nahifî, maşukuna olan muhabbeti hususunda ma­sum olduğunu, bir dahlinin, bir günahının olmadığını, o gü­zellik karşısında ihtiyarının elden gittiğini, uzuvla­rına söz dinleteme­diğini, dolayısıyla suçlanmaması gerek­tiğini sevgi­lisine şöyle arz ediyor:

Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım

Kurbânın olam var mı benim bunda günâhım

Her hususta olduğu gibi, Osmanlının son zamanla­rında bu hususta da yozlaşmalar olmuş, gariplikler zuhur etmiştir. Prof. Ömer Besim Paşa; devri­nin en iyi kadın doğum uzmanı, Hüse­yin Rahmi Gürpınar; zamanının en iyi aşk romanları ya­zan muharriri, Ubeydullah Efendi; o dönemin meşhur semti Be­yoğlu’nun popüler evlendirme memuru… İşin garibi kadın ve aşk saha­sında icray-ı sa­nat yapmalarına rağmen bu üç za­tın üçü de ömür boyu evlen­memişlerdir.(4) Ferid Kam ne gü­zel   söyle­miş:

Garabetin bu da bir nev'idir ki insanlar

Hakikati bulayım der de, başka yolda yürür

Tesadüf eylese bir yerde ez kaza bir gün

Hakikat onlara, onlar hakikate tükürür

Gerçek aşkla ilgili Şeyh Sadi Şirâzî’nin şu sözleri de çok enteresan:       

" Henüz toy bir delikanlı idim. Şiraz 'da bir kızı sev­miş­tim. O da bana karşı ilgisiz değildi. Birkaç kez bulu­şup gö­rüştük. Sonra araya ayrılık girdi. Ben gurbetlere gittim. On yıl onun aşkı ile dolup taştım, hasretiyle yanıp kav­ruldum.  Nihayet yur­duma geri döndüğüm vakit ilk işim onu ara­mak oldu.  Beni görür görmez başladı siteme: "A Sadi! Me­ğer ne kadar vefasız­mışsın..! Bunca yıl geçti aradan ne bir haber, ne bir mektup..!” Ona dedim ki:

"Ey sevgisi kalbimde yer edinen servi boylu! senin yü­zünü görme bahti­yarlığından ben mahrum iken o şe­refi postacıya mı bağışlasaydım...?”

Dipnotlar:

1- İskender Pala, “Şairlerin Dilinden”, Kayı Yay. 2004,  İst. s. 349.

2- Dil rübâ: Gönül kapan, gönül çalan. Yüzü mah: Ay yüzlü, Nihan: Gizli. 

3- İskender Pala, “Divane Güzeller”, Kapı Yay. 2004, İst. s.149.

4- Hikmet Feridun Es, “Tanımadığımız Meşhurlar”, Ötüken Yay. İst. 2009,  Yay. Hazırlayan Selçuk Karakılıç, s.126.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık