Dünkü yazımızda; sevmenin, hoşlanmanın ve taraftar olmanın, esasında güzel şeyler olduğunu, ancak bunların, ölçüsüzce yapılması halinde, insanı adına “taassup” denilen, sevimsiz bir aşırılığa sürükleyeceğini, bunun bir sonucu olarak da, sahiplerine “mutaassıp” damgasını vurdurarak, o insandan hiç beklenmeyen fena işleri, ona yaptıracağın belertmiştik.
SEVGİDE ÖLÇÜ
Genellikle her insan, kendi milletini, akrabasını ve hoşlandığı şeyleri sever. Bu, son derece makuldür. Ancak bu sevgi, eğer dinin ve aklın meşru sınırlarını aşarak, haklıyı haksız gösterecek kadar ileri giderse, o zaman zulme çanak tutan zalim bir sevgi olur. Peygamber Efendimiz, Ebu Zer (r.a.)’e, “Bir şeyi aşırı sevmen, seni kör ve sağır eder” (Ahmed, V, 194)buyurmuşlar ve sevgide aşırılıktan men etmişlerdir. Bir insanın, kendi yakınlarını, hatta tüm insanları sevip onlarla yardımlaşma ve dayanışma içinde olması, dinimizce övülen bir husustur. Ancak bu onu, iş birliği içinde olduğu insanların bir takım haksız işlerini hoş görmeye sevk etmemelidir. Çünkü sevme, hoşlanma ve taraftar olma gibi duygular, meşru yönde olabilecekleri gibi, gayri meşru bir yönde de olabilirler.
Aslında körü körüne bir tutkunun peşinden gidilmeyi akıl kabul etmez. Ne var ki, insanları kendi peşlerinden sürükleyen çeşitli arzular, giderek zihinlerde derin izler bırakır ve sahiplerini, şuursuz bir taassubun içerisine düşürürler. Bu tür tutkuların peşinden koşan insanlar, bir de onların etrafında, kendilerine göre bir felsefe geliştirir ve bir meziyet varmışçasına savunmaya kalkışırlarsa, artık o taassuptan kurtulmaları kolay olmaz. Bu gibi tutkuların hakim olduğu bir toplumdan itişip kakışmaların ardı arkası da kesilmez. Kur’an-Kerim’de Yüce Allah; “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da ona ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi”(Bakara, 2/165) buyurmak suretiyle, sevgide aşırılığı yermekte ve böyle bir sevginin, insanı hangi noktalara sürükleyeceği açıkça vurgulanmaktadır.
Yukarıdaki ayette yer alan, “Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir ”ifadesinden, her şeyi yoktan yaratıp yöneten Allah’tan başka ilah olmadığına imanın içinde, sevginin de önemli bir esas olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bu sevginin ölçüsünü bulmak ve ona uymak gerekir. Bunun en sağlam ölçüsü, Sevgili Peygamberimizin sünnetidir. Kur’an-ı Kerim, bu ölçüyü; “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Al-i İmrân, 3/31) mealindeki ayetiyle bildirmektedir.
Bir insan,kelime-i şahadet getirirken, Allah’tan başka bütün ilahları ve onların sevgilerini reddederek, tertemiz bir kalple Hz. Muhammed (s.a.v)’in, Allah’a kulluk ve elçilikle bağlı olduğu gerçeğini tasdik edip şahitlikte bulunmaktadır. Ayrıca, Kelime-i Şahadet, Allah sevgisinden sonra, Hz. Peygamber(s.a.v)’e de bu sevgiyle bağlılık gösterip O’nu sevdiğini bildirir ki iman, işte bu sevgiyle tamam olur.
Kendisine kulluk edilen bir mabuda, elbette en büyük bir sevgi ve saygı gösterilir. Buna göre, Allah’ı severcesine sevilen şeyler, ne olursa olsun, mabut yerine konulmuş sayılırlar. Seven, sevdiğine itaat eder, saygı gösterir ve kendi hayat programını, ona göre düzenler. İşte böyle bir sevginin derecesi, eğer Allah sevgisine denk olursa, o sevilen şey, Allah’a ortak yapılmış olur. İnsanlar arasındaki çekişme ve kavgaların en önemli sebeplerinden birisi de, işte bu gibi sevgilerdir.
Demek ki taassup, şımartılan hissiyatın elinde kalan bir insanı, dar görüşlerin, peşin hükümlerin, gürültülü kavgaların içine iten ve onu, şuursuzca küfür batağına saplanıp kalmaya sürükleyen, akıl, din, ilim ve insanlık dışı bir aşırılıktır.
Sonuç olarak,dünya hayatı bir imtihandır. Bu imtihan, nefsin arzularına veya Hak’kın istediğine uyup uymamak biçiminde cereyan eder. Nefis insanı aşırılıklara, dünyanın geçici zevklerine çağırır. Yüce Rabbimiz de, bizleri aşırılıklardan, dünyanın geçici haram zevklerinden uzak durmaya, O’nun rızasını kazanarak ebedi mutluluğa ermeye davet eder. Bu iki davetten birisini seçmek ise, insana kalmıştır.
Bir insan ve aynı zamanda Müslüman olarak, yaratılış gayemizi bilelim. Bilgimizi, ilgimizi, sevgimizi, acımamızı, yardımımızı ve korumamızı ölçülü tutalım. Bu gibi duygularımızı, Yüce Rabbimizin rahmetinden daha ileriye götürüp de, iki yönlü bir haksızlıkla kendimize kötülük etmeyelim. Ayrıca hiç unutmayalım ki, bütün alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ın rahmetinden daha ileri bir merhamet olamaz. O, her şeyi bilen, gören, gözeten, her canlının sesini işiten ve ihtiyaçlarını karşılayan, rahmet hazinesinde “yok” diye bir şey olmayan bir rahmet ve hikmet sahibidir. Her derdin devasını, her sıkıntının çaresini, yoktan var eden ve veren O’dur.