Sille’nin yerlileri Konya’ya gitmeye başladı. Sille’nin iki mahallesi vardı o zamanlar. Yukarı mahallesi Konya’ya göç etti, Aşağı mahalledekiler de evlerini sattı. Boşalan evlere Tepeköy ve Tatköylüler yerleşti. Şimdi saysanız köyün ancak 70 hanesinde yerli halk var.”
SİLLE'Yİ YAŞAYARAK TANIMAK İSTİYORUZ
Hafta sonunda Konya’nın ulaşımı en kolay mekanlarından Sille’ye gitmeye karar veriyoruz. 5 bin yıllık tarihin taşlı sokaklarına hareket eden bir otobüs yolculuğunda buluyoruz kendimizi. Gelişen Konya’nın gelişen caddelerine bakarken, birden yokuş çıkmaya başlıyoruz. Derken uzun sürmüyor bu yokuş. Sonrasında iki kilometrelik bir ıssız yolculuk, ardından evler çıkıyor karşımıza. Binalara doğru yaklaştıkça Sille Mahallesi’nin tarihini izlemeye koyuluyoruz. Otobüsten indiğimizde kitaplardan okuduğumuz, kulaktan duyduğumuz bilgileri hafızamızın bir köşesine hapsederek Sille Mahallesi’nin tarihini izlemeye koyuluyoruz. Sille’yi kendisinden görmek, Sillelilerden duymak istiyoruz sadece. Kısacası yaşayan Sille’yi, yaşayarak keşfetmek istiyoruz.
HER KÖŞESİNDE AYRI GÜZELLİK
İlk dakikalar Mahalle Meydanı’nda ilk kez gitmiş olmanın verdiği heyecan ve bir o kadar da hayranlıkla bakıyoruz etrafımıza. Tarihe meydan okuyan evleri, taşlı sokakları, deresi, uzaktan göz kırpan mağaraları, yükselen dağları, yüzümüze çarpan rüzgarı selamlıyor bizleri. Mahalle Meydanı’ndan Aya Elena Kilisesi’ne doğru uzanan caddeyi takip ediyoruz. Başımızı sağa sola çevirdikçe tepedeki evlere uzanan beton merdivenleri ve dar sokaklara şahit oluyoruz. 100 metre yürümeden Sille Konağı’nı farkediyoruz. Konağın tarihi dokusunu inceledikten sonra çayımızı da içip aynı caddeden yürümeye devam ediyoruz. Az ileride Mahalle Muhtarlığı önünde seyre dalan Ümit Veli Bey’e rastlıyoruz. Tanışma faslından sonra kendisi gönüllü olarak bize Sille’yi gezdirme konusunda yardımcı olabileceğini söylüyor. Aya Elena Kilisesi’ne doğru başlayan yolculuğumuz, Sille’nin yaşayan tek çömlekçisi Yaşar Usta’nın mekanında devam ediyor. Çamura hayat veren elleri izledikten sonra Sille’nin tamamını gösteren zirveye gidiyoruz.
SİLLE'DE ZAMAN ÇOK ÇABUK GEÇİYOR
Sille’nin fiziki yapısını tanıdıktan sonra ayrıntıya inmek istiyoruz. Çok geçmeden Sille’nin havasının soğuk olmasına karşılık insanının çok sıcak olduğuna tanık oluyoruz. Her evin önünden geçerken bizleri selamlayan kadınlara rastlıyoruz. Sille’de zaman çabuk geçiyor. Saatimize baktığımızda anlıyoruz bunu. Ulaşabildiğimiz, görebildiğimiz her yerin fotoğrafını çekmek, yıllardır yabancı karelerden gördüğümüz Sille’yi bir de kendi objektifimize sığdırmak, onunla tanımlamak istiyoruz. Ve öyle yapıyoruz. Gökyüzü maviliğini yitirip kızıla bürünmeye hazırlanıyor. Sille’de gezmeye doyamasak da, birçok yerini görmeye vaktimiz yetmese de dönüş yapmak durumundayız. Gitmeden önce o gün için gördüklerimizle yetindiğimiz Sille’yi, bir de Silleli’den duymak istiyoruz. Meydandaki kahvehanede alıyoruz soluğu. Sille’nin yaşlı çınarları bu saatte kahvehanede olur diye düşünüyoruz, içeri girdiğimizde yanılmadığımızı farkediyoruz. Ümit Veli Bey bizi 72 yaşındaki Musa Amca ile tanıştırıyor.
SİLLE'NİN KIŞI SOĞUK, YOLLARI TAŞLIYDI
Önce kendisini tanımak, ardından Sille hakkında sohbet etmek istiyoruz. Sille’de doğduğunu ve bu yaşına kadar hep Sille’de oturduğunu söylüyor Musa Amca. Kendiliğinden çocukluğunu anlatmak istiyor: ‘’Bizim çocukluğumuzda herşey şimdiki gibi bol değildi. O zamanlar ayaklarımızda ayakkabı olmazdı. Yazın bahçelerde oyun oynardık, kışları soğuk olurdu. Evden dışarı çıkamazdık. Odun da yoktu, bağlardaki çalı çubukları toplar, kışın onları yakardık. Yemeğimizi de onlarla pişirirdi annelerimiz. Şimdi fırınlar çıktı, çubukların yüzüne bile bakan yok. O dönemde köyün nüfusu şimdikinden daha kalabalıktı. Ancak şehre ulaşım daha zordu. Eşeklerle gidip gelirdik, yollar taşlıydı...’’
SİLLE'DE ESKİDEN RUMLAR DA YAŞARDI
Çocukluk yıllarında Sille’nin nüfusunun şimdikinden daha kalabalık olduğunu söylüyor Musa Amca. Biz de sebebini soruyoruz, aldığımız cevap bundan sonra soracaklarımızı da açıklığa kavuşturmuştu; ‘’1924 yılına kadar Rumlarla Türkler bir arada yaşamış. O dönem köy bin hanelikmiş. Rumlarla Türkler aynı mahallede yaşarmış. Rum çocukları ve Türk çocukları birlikte oyun oynarmış. Burada yaşayan Rumlar Türklere karşı daha saygılıymış. Rumlar buranın eski sahipleridir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat döneminde Türklerden bazı aileler Sille’ye gönderilmiş. Türkler yıllarca Rumların işçisi olarak çalışmış. Halıcılık yapmışlar, kök boyası üretmişler. Şimdi sorsanız bir tane bile halı tezgahı kalmadı. Makine geldi, el halıcılığı bitti. Hazır halılar olunca vatandaş ne yapsın pahalı halıyı? Hemen ucuzuna gittiler. Böylece halıcılık devri sona erdi. 1924 yılında Rumlar gittikten sonra Türk nüfusu epey kalabalıkmış. 1955-1960’lı yıllarda köy nüfusu iyice azalmaya başladı. Sille’nin yerlileri Konya’ya gitmeye başladı. Sille’nin iki mahallesi vardı o zamanlar. Yukarı mahallesi Konya’ya göç etti, Aşağı mahalledekiler de evlerini sattı. Boşalan evlere Tepeköy ve Tatköylüler yerleşti. Şimdi saysanız köyün ancak 70 hanesinde yerli halk var. Onun da çoğunu dul kadınlar oluşturuyor. Gençlerimiz Konya’da. ‘’
ŞİMDİ OLSA DA YESEK!
Musa Amca’nın gülen yüzü ve hiç sormaya bile gerek kalmadan hepsini bir çırpıda söylemesi esnasında zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Lokanta demişken bir de Sille’nin yemek kültürü aklımıza geliyor. Sille sofralarının baş köşesinde tarhana çorbası ve kavurmalı tiritin olduğunu söylüyor Musa Amca. Tiritlerin paçadan yapıldığını, Sillelilere çoğu yerde 'Paçacı' dendiğini de öğrenmiş oluyoruz bu vesileyle. Sonra misafir ağırlamaya geliyor sıra. Misafir geldiğinde sofrada 8-10 çeşit yemeğin hazır bulunduğunu anlatıyor hemen. ‘’Su böreği, sarma, dolma, tavuklu pilav, tirit, çorba. Bunların bazılarını Rumlar öğretmiş. Sille’nin mutfağı zengin. Misafir geldiğinde çeşit çeşit yemek yapılır. Yeter gali be, çatlayacak mı bu insanlar?’’ deyip gülüyor. Bir de Sillelerin bir kış boyunca tüketeceği eti, güzden hazırladığını anlatıyor bize. ‘’Güz aylarında sarı tiftikler olur. Yani erkeçler. Her aile nüfusuna göre bir erkeç alırdı. Bunlar bıçakla kuşbaşı yapılır, çömleklere konulurdu. Çömlekteki et bir kış yeterdi. Şimdi kasaplarda her çeşit et mevcut ama o zamanki sarı tiftikler olsun ben yine çömleğe bastırırım’’
GÜLÜCÜKLERLE UĞURLANIYORUZ
Musa Amca'yla sohbetimiz tüm hızıyla devam ederken, kısıtlı olan zamanın sonlarına geldiğimizi anlıyoruz. Sohbetimizin devamını bir dahaki gelişimize bırakarak vedalaşıyoruz kendisiyle. O da sohbetimiz boyunca saçtığı gülücüklere bir yenisini daha ekliyor ve bizleri uğurluyor. Otobüsün gelmesini birkaç dakika bekledikten sonra Konya'ya doğru yol alıyoruz.
(KONYA POSTASI)